4 Şubat 2026 Çarşamba

GENÇLERLE UZAKTAN SON TEMASI

29 Ekim 1938, Cumhuriyet Bayramı Atatürk’ün sağlık durumu, fevkalade vahim. Odasında, yarı uyku halinde, bitkin bir şekilde yatıyor, hayatından umut kesilmiş, her an her şey bekleniyor. Oysa Atatürk Ankara’daki törenlere katılmak istemiş, hatta hipodromda, Atatürk'ün şeref locasına yorulmadan çıkabilmesi için bir asansör yaptırılmış, ama ne mümkün ?” Ne olacaksam orada olayım” diyen ATATÜRK doktorlara, ”Bütün mesuliyet benimdir…Ankara’ya mutlaka gideceğim” demiştir, ama artık yatağından bile kalkamamaktadır.

O sırada Dolmabahçe Sarayı’nın önünden iyice yakın geçen bir vapurun içerisi, Askeri Lise öğrencileriyle dolu…Cumhurbaşkanlığı boyunca ilk kez Ankara’daki törenlere katılamayan ve durumu oldukça ağır olan Atatürk'ü görmek isteyen öğrenciler, göz yaşları içerisinde, ellerindeki bayrakları, çiçekleri ve şapkalarını sallayarak haykırıyorlar…”Atamızı görmek istiyoruz!...Sonra birden hep bir ağızdan söylemeye başladıkları İstiklal Marşı ile Dolmabahçe Sarayı inliyor…Bu sırada yanında gene manevi kızı Gökçen olan ATATÜRK, gençlerin sesini duyarak heyecanlanır, yatağında doğrulur ve heyecanla pencereden bakan Sabiha Gökçen’e seslenir:

“Bak Gökçen, gençlerimin sesi…Duydun mu beni istiyorlar…” “Evet paşam", der Gökçen, ”Bir vapur dolusu genç…Askeri Lise öğrencileri…Cumhuriyet Bayramı törenlerinden dönüyor olmalılar…ATATÜRK “ Çocuklarım…Benim çocuklarım…” diye fısıldar, gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Bu sırada içeriye doktor Neşet Ömer ve Salih Bozok girer. ATATÜRK heyecanını onlarla paylaşır.”Duyuyor musunuz” “Evet Paşam” derler gözleri dolarak “Duyuyoruz…”Onlar, Cumhuriyeti emanet ettiğim gençlerimiz..” der gururla ATATÜRK. Sanki bir anda iyileşmiş, güçlenmiş gibidir.

Oysa Atatürk'ün odasının yanındaki nöbet odasında Kılıç Ali, pencereyi açmış, gençlere “Gidin!” diye işaret etmektedir. Oysa gençler iyice coşmuştur. Yaşa ATATÜRK, Varol ATATÜRK!” diye bağırmakta, bazı gençler vapurdan suya atlayarak, saraya doğru yüzmeye çalışmakta,”Atamızı görmek istiyoruz!” diye haykırmaktadır.

“Çocuklarımı görmek istiyorum…”

ATATÜRK “Çocuklarımı görmek istiyorum. Buraya kadar gelmişler, hiç değilse onlara el sallamalıyım, beni pencereye götürün!” emrini verir. Doktor Neşet Ömer “Fakat Paşam…” diyecek olur, ATATÜRK doktorun itirazına sertçe yanıt verir: ”Nedir fakat? Doktor susar. Salih Bozok hemen pencere önüne bir koltuk koyar. Sonra Atatürk'ü giydirirler. Bu giyinme ona büyük ıstırap verir, ama yüzünden boncuk boncuk terler süzüldüğü halde, sesini çıkartmaz.

Sonra nöbet odasından koşup gelen Kılıç Ali’nin de yardımıyla Ata'yı penceredeki bir koltuğa götürüp oturturlar. ATATÜRK giyinmiş, başı dik, sanki hiç günleri sayılı bir hasta değilmiş gibi, gençlere gülümseyerek el sallar. Gençler Atatürk'ü pencerede görünce, iyice coşarlar ve sanki denizde kıyamet kopar. Hep beraber alkışlayıp, ”Büyük ATATÜRK” diye haykırdıklarında, yer gök inler. Gençlerden birkaçı daha üniformalarıyla vapurdan atlayarak Ata'larına doğru yüzmeye, marşlar söylemeye başlar. Bu manzarayla fevkalade duygulanarak ağlayan Atatürk'ün gençlere salladığı eli, gittikçe gücünü kaybederek yana düşer…Gözyaşları içerisinde “Yoruldum…” der. Kılıç Ali ve Salih Bozok, onu koltuğu ile kucaklayarak, yatağının yanına getirirlerken, dışarıdan gelen tezahürat sesi, gittikçe yükselmektedir.

Paşanın “Onları gördüğüm için mutluyum” derken, yumduğu gözlerinden ip gibi yaşlar süzülmektedir


Kaynak:Anılarla Atatürk

1 Ocak 2026 Perşembe

ÇANKAYA’DA GEZİ VE ÇOCUKLARLA SOHBET...

İki kardeş okul dönüşü annelerinden izin alarak sık sık Atatürk’ün köşkünün etrafında gezinip dururlarmış.

Öğretmeni Ayşe’ye o gün yurdumuzun düşmanlardan kurtarılması için Ata’nın emrinde milletçe nasıl çok çalışıldığını anlatmıştır. İçinde bulunduğumuz ortamın nasıl meydana getirildiğini öğrenen Ayşe, kardeşi İsmet’i de alarak her zaman olduğu gibi belki Atatürk’ü görürüz diye köşkün etrafında gezip dururlar.

Tesadüf aynı gün, yaveri ve arkadaşlarıyla bir gezinti yapan Atatürk, Ayşe ile kardeşinin köşkü seyrettiklerini görünce yanlarına yaklaştı.

- Adın ne senin yavrum.

- Ayşe.

- Senin adın ne yavrum.

Ayşe’nin kardeşi hemen cevap verdi.

- İsmet.

- Niçin burada dolaşıyorsunuz?

- Sizi görmek istedik efendim.

- Peki ben kimim? Beni niçin görmek istediniz?

İki kardeş bir ağızdan

Gazi Mustafa Kemal Paşasınız.

Atatürk ve yanındakiler gülümsediler.

- Benzettiniz çocuklar ben gazi değilim.

Yine iki kardeş bir ağızdan

- Siz Gazisiniz.

- Peki nereden bildiniz?

Çocuklar aynı ağızdan gür bir sesle,

Çünkü size hiç kimse benzemez.

- Ayşe sen okuyor musun?

- Evet beşinci sınıftayım.

- İsmet sen kaçıncı sınıftasın?

- Üçüncü sınıftayım.

- Ayşe sen ne olmak istiyorsun?

- Öğretmen olmak istiyorum efendim. Öğretmenler yurtlarına yararlı insanlardır. Biz her şeyi öğretmenden öğreniriz. Sizi de öğretmenimiz tanıttı.

- Evet yavrum, biz her şeyimizi öğretmenlere borçluyuz. Beni de öğretmenim Gazi yaptı. Peki İsmet sen ne olmak istiyorsun?

- Asker olacağım. Çünkü sizi çok seviyorum. Yurduma saldıran düşmanın kafasını kıracağım.

Atatürk iki kardeşi bağrına bastı sevdi ve okşadı.

- Aferin çocuklar.

Yanındaki arkadaşlarına dönerek:

- Evet! Milletin bağrından tertemiz bir nesil yetişiyor. Eserimizi bunlara gözümüz arkada kalmadan bırakabileceğiz. Şimdi çok huzurluyum! derken gözleri yaşardı.

Kaynak: http://www.ataturkdevrimleri.com

23 Aralık 2025 Salı


Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’ndaydı ve canı sıkılıyordu. O gün sofrasına kimseyi çağırmamıştı. Yalnızdı. Bir başına denize karşı içmeyi denedi, sevmedi. Kaçıp halkın arasına karışacaktı ama, yanında parası yoktu. Atatürk, Cumhurbaşkanlığı süresinde cebinde para bulundurmamıştı. Hesaplarını Yaverler ya da genel sekreteri Hasan Rıza Soyak öderdi. Başta Başyaveri Rusuhi Savaşçı’yı aradı, çıkmıştı.
Hasan Rıza Soyak Avrupa’daydı. Yaver Celâl Üner’i buldu ve şöyle dedi:

– "Bana buraya biraz bozuk para bırakın. Hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum."

Az sonra Yaver Celâl; bir liralık, 2,5 liralık, beş liralık ve on liralık bir sürü para bıraktı. Yaver çıkınca Atatürk, paraları cebine doldurdu. Üstüne ince bir ceket aldı ve ağaçlı yola doğru açılan kapıya doğru yürüdü. Kapının önünde nöbetçi polis vardı. Dolaşıyormuş gibi yaparak caddeye çıktı. Sonra geçen bir taksiyi çevirmesiyle, atlaması ve gözden kaybolması bir oldu.

Sarayda alarm zilleri çalıyor, telefonlar işliyordu. Ama Atatürk de ortadan yok olmayı başarmıştı.
Araba Boğaza doğru gittiği için, ilgililer, Sarıyer’e doğru uzaklaşacağını hesapladılar, görevlileri de o tarafa gönderdiler. Oysa Atatürk, otomobili Akaretlerden yukarıya çevirmiş, yaz tenhalığından yararlanıp Tepebaşı’nı tutmuştu. Tepebaşı’nda Mazarik adlı bir kokteyl ve yemek salonu vardı.
Atatürk daha Harbiye Öğrencisi olduğu yıllarda buraya gelir, bir masada ya tek başına, ya da arkadaşlarıyla leblebi ile rakı içerdi. Bu akşam da bunu yapacaktı.

Taksiye parasını ödeyerek savdı. Şoföre kimseye buraya geldiğini söylememesini de sıkı sıkı tembihledi. Mazarik’e girdiği zaman, ancak üç masada müşteri vardı ve öteki masalar tümüyle boştu.
Eskiden de geldiği zaman oturduğu barın dibindeki masaya yerleşti. Garsona bir kadeh rakı ısmarladı, leblebi istedi. Önündeki masada oturan bir kadınla erkeğin birbirlerine sokuluşlarına ve konyaklarını birbirlerinin gözlerine bakarak yudumlamalarına dalmış, eski günlerini parça parça zihninden geçiriyordu. Derken, siyah elbiseli bir adam salona girdi. Önce köşede bir masada bir süre oturduktan sonra, kapıya yakın masada oturanların yanına gitti, biraz konuştu. Sonra birlikte salondan çıktılar.
Az sonra adam geri dönmüştü ama, beraber çıktıkları yanında yoktu. Bu kez bir başka masaya gidip oturdu. O masadakiler de kalktılar ve çıktılar. Atatürk dikkat kesilmişti. Siyah elbiseli adam, yeniden salona geldi. Fakat Atatürk’ün önünde oturan masaya yaklaşmaya cesaret edememişti. Bir kenarda gazete okumaya başladı.

Atatürk bu işi iyice merak etmişti. Yüksek sesle adama seslendi:

–" Çocuk !… Gel beri !"

Adam masadan ok gibi fırlamış, selâm durumuna geçmişti ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

– "Buyrun, Atam !"

– "Sen kimsin?"

– "Birinci Şubeden Polis falan filan !"

– "Ne yapıyorsun?"

– Rahatsız edilirsiniz diye, lüzumsuz müşterileri çıkarıyordum !"

–" Lüzumsuz olduklarını sen nereden biliyorsun?"

– "Vali Beyden öyle emir aldım Atam !"

– "Eee !… O da mı burada?"

– "Evet, kapının önünde Atam !"

– "Tuh, Allah cezasını versin !"

Bu sırada Vali de içeriye girmişti. Atatürk’ün öfkelendiğini gördüğü için çok tedirgindi. Bu sefer Atatürk ile Vali Bey arasında şöyle bir konuşma geçer:

–"Bir emriniz var mı sayın Atatürk ?"

– "Siz benim yakamı bırakmaz mısınız, yahu ? Hadi benim peşimde koşturuyorsunuz, şurada kendi hallerinde içkilerini içen masadaki insanları niye tedirgin ettiniz?"

– "Emir buyursanız, bundan sonra gelenleri çevirmez, salonu yine doldururuz !"

Atatürk gerçekten çok kızmıştı şöyle dedi:

– "Ne yapacağını ben biliyorum. Ne kadar polis varsa masalara dolduracak, sonra da beni atlatmış olacaksın değil mi ? Bırak efendim bırak !  Hadi git işine !"

Atatürk kalktı. Keyfi kaçmıştı. Kapıya doğru yürüdü. Peşinden Vali Muhittin Üstündağ özürler dileyerek geliyordu. Atatürk bir de baktı ki; kapının önü otomobiller, resmi, sivil polisler, saray muhafızları ile dolmuştu. Döndü Vali Beye sordu:

– "Müşterilerin bunlar mıydı?"

Sonra otomobillerden birine atlayıp Dolmabahçe Sarayı’nın yolunu tuttu. Tüm uğraşısı sıradan bir insan gibi halkın arasında olmak ve bir kadeh rakısını yudumlamaktı.

Kaynak: İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Sofrası

1 Aralık 2025 Pazartesi

SABİT GÖZÜGEÇGEL (1877-1938)

Sabit Gözügeçgel 1877 yılında Kayseri’de doğdu, yedi yıl süren medrese hayatından sonra ticarete atıldı ve 13 yıl boyunca bu işle uğraştı. 1908 yılında Kayseri Şer’iyye Mahkemesi Başkitabeti kadrosuna atandı. 1913 yılında Kayseri’de çıkarılmakta olan Erciyes gazetesinin sorumlu müdürlüğünü üstlendi ve gazeteciliğe adım attı.

I. ve II. Dönem Kayseri Milletvekili seçilerek, 23.04.1920 - 01.11.1927 arası TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. Milletvekilliği süresince, Millî Mücadele’de ve özellikle Birinci İnönü Muharebesinde gösterdiği yararlılıklardan dolayı Kırmızı-Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

Sabit Gözügeçgel 29 Kasım 1938’de hayatını kaybetti

KAYNAK: TBMM Albümü

4 Kasım 2025 Salı

ABDÜLGAFUR IŞTIN 1882-1951

 

Abdülgafur  Iştın,  1882  yılında  Balıkesir’de  doğdu. İlk ve orta öğrenimini özel öğretmenlerle okula gitmeden tamamladıktan sonra girdiği Balıkesir İdadisi’nden 1897’de mezun olarak, Hacı Halil Efendi Medresesi’nde eğitimine devam etti.  1908 yılında  Hacı Halil Efendi Medresesi’ne müderris olarak atandı.

Abdülgafur Efendi, Yunan işgali başlayınca, Balıkesir Kuva-yı Milliyesi Heyeti Merkeziye üyeliğine seçilerek Kurtuluş Savaşına Kuvvacı olarak fiilen katıldı.

I. Dönem (23.04.1920 - 11.08.1923) Karesi Milletvekili seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. 2 Temmuz 1951’de hayatını kaybetti. Kırmızı-Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası sahibiydi.

4 Ekim 2025 Cumartesi

EŞREF AKMAN (1862-1938)

 

Dr.Eşref Akman; 1862 yılında bugün Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Yanya-Libohova da doğu. İlk eğitimini Yanya’da tamamlayarak, İstanbul Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane (İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi) den mezun olarak Kosova’ya operatör dr olarak atandı. İştip İlçesi Belediye Tabîbi, Üsküp Belediye Tabîbi, Adana İl Sağlık Müfettişi ve Sıhhiye Müdürü olark görev yaptı.


Adana Sıhhiye Müdürlüğü görevi esnasında, Adana Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Üyeliğine seçildi. Adana’dan TBMM’ye I. Dönem Adana Milletvekili seçilerek 9 Mayıs 1920’de TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. Bir süre sonra bölgesinde millî mücadele için faaliyette bulunmak üzere izinli sayılarak Meclisten ayrıldı. Bu izni 28 Şubat 1921 tarihine kadar sürdü. 5 Mart 1921’de Sağlık ve Sosyal Yardım Komisyonuna seçildi. 

Milletvekilliği 1.Dönemde sona erince Adana’ya döndü. Serbest doktorluk yapmaya başladı. Mecliste ve cephede hizmeti nedeniyle 25 Aralık 1925 tarih ve 202 Sayılı Meclis Kararıyla Kırmızı-Yeşil Şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Dr. Eşref Akman 2 Mart 1938’de vefat etti.

6 Eylül 2025 Cumartesi

MAZHAR GERMEN (1884-1967)

 

Dr. Mazhar Germen 1884 yılında Aydın’da doğdu, İlk ve orta eğitimini Aydın’da tamamlayarak, İstanbul Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane den mezun oldu. Sırasıyla Balıkesir Livası Fırat Nahiyesi tabipliği, Soma Belediye tabipliği, Gelibolu Muharebesi Mevki Hudut Taburları tabipliği, 11.Fırka Topçu Alayı ve 1.Ordu Menzil Nokta tabiplikleri, Menzil, Nakil ve Mecruhiye Katarları ile efradı Sıhhiye Deposu baştabipliği, Eskişehir Askeri Hastanesi baştabipliği yaptı.

İzmir’in işgali üzerine Aydın Kuvâ-yi Milliye teşkilatının kurulmasına öncülük ederek işgalci Yunanlılara karşı gerilla savaşı verdi ve önemli başarılar elde etti. TBMM I., II., III., IV., V., VI., VII.ve VIII. dönem Aydın milletvekilliği ile 1. Ali Fethi Okyar Hükümetinde Sıhhiye ve İçtimai Muavenet Vekilliği (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı) yaptı.

Kırmızı-yeşil şeritli İstiklal Madalyası sahibi Dr. Mazhar GERMEN 6 Kasım 1967 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybetti.