ATATÜRK İLE İLGİLİ ANILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ATATÜRK İLE İLGİLİ ANILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2026 Perşembe

AYASOFYA CAMİİNDEKİ BÜYÜK MEVLİD



Yere Batan Camiinde okunan Yasin tercümesinden sonra Atatürk, beni huzurlarına çağırdılar, dediler ki:

“- Dinî merasim güzel olmuş, tebrik ederim. Halk büyük rağbet göstermiş. Cami küçük olduğu için fazla izdiham olmuş. Ayni merasimi Cuma günü Sultan Ahmet Camiinde de tekrarlayınız.”

Bu direktifleri üzerine gereken hazırlıklar yapıldı. Cuma günü öğle namazından bir sat evvel dokuz hafızdan mürekkep bir heyet Sultan Ahmet Camiinde toplandılar. Camiin içinde ve dışında on bin kişiden fazla cemaat vardı. Fatih Camii hatibi Hafız Şevket Efendi tarafından hutbe okundu. Sonra Cuma namazı kılındı ve tekbir alınmaya başlandı. Cemaati teşkil eden on bin kişi tekbire iştirak etti. On bin hançerenin ilâhî bir vecd içinde aldığı tekbirler pek ulvî bir manzara arzediyordu.

Tekbir bittikten sonra Kur’ân-ı Kerimin bazı sûrelerinin Türkçe tercümeleri okundu. Mevlidi müteakip bir dua ile dinî merasim hitam buldu.

O akşam merasimin tafsilâtını Atatürk’e arz ettim. Halın merasime karşı gösterdiği alâkadan çok memnun kaldılar. Aynı merasimin Kadir Gecesi Aya Sofya Camiinde de yapılmasını emir ettiler.
Aya Sofya Camiinde okunacak Mevlid, Türkiye’de ilk defa radyo ile yayınlanacaktı. 1932 senesi Ramazanının yirmi altıncı gecesi okunacak bu Mevlid için bütün hazırlıklar tamamlandı.

Akşam namazından sonra kapılar kapatıldı. İçerde ve dış avluda benzerine az rastlanan bir kalabalık vardı.

Ancak polisin yardımıyla müezzin mahfiline kadar gidebildik. Teravih namazını Hacı Faik Efendi kıldırdı. Namaz arasında ilâhi ve âyin-i şerif okundu. Hoparlörler camiin her tarafına konulmuştu. Bu dinî merasim Türkiye’den ilk defa radyo ile bütün dünyaya yayılıyordu.

Sıra Mevlide geldi. Yirmi hafızın iştirakiyle okunan Mevlid pek muhteşem ve ulvî oldu. Perde perde yükselen bu ilâhî nağmeler Aya Sofya Camiin cidarlarından Türkiye sathına ve bütün dünyaya yayılıyordu. Cemaat sanki büyülenmiş, gaşyolmuştu. Hele muazzam cemaatin de iştirak ettiği o tekbir sadaları, insana havalanacakmış gibi bir hafiflik hissi veriyordu. Bu ulvî ve ilâhî nağmeleri Atatürk de radyosu başında dinliyorlardı.

Ertesi akşam huzuruna çağıran Atatürk bana şunları söyledi:
“-Dinî merasimi radyodan takip ettim. Çok memnun ve mütehassis oldum. Arkadaşlarınız hafız beyleri yarın akşam saraya iftara davet ediyorum. Kendilerini haberdar ediniz.”

Atamın bu baha biçilmez iltifatları hayatımın en büyük manevî servetidir.

Kaynak:Binbaşı Hafız Yaşar OKUR

4 Şubat 2026 Çarşamba

GENÇLERLE UZAKTAN SON TEMASI

29 Ekim 1938, Cumhuriyet Bayramı Atatürk’ün sağlık durumu, fevkalade vahim. Odasında, yarı uyku halinde, bitkin bir şekilde yatıyor, hayatından umut kesilmiş, her an her şey bekleniyor. Oysa Atatürk Ankara’daki törenlere katılmak istemiş, hatta hipodromda, Atatürk'ün şeref locasına yorulmadan çıkabilmesi için bir asansör yaptırılmış, ama ne mümkün ?” Ne olacaksam orada olayım” diyen ATATÜRK doktorlara, ”Bütün mesuliyet benimdir…Ankara’ya mutlaka gideceğim” demiştir, ama artık yatağından bile kalkamamaktadır.

O sırada Dolmabahçe Sarayı’nın önünden iyice yakın geçen bir vapurun içerisi, Askeri Lise öğrencileriyle dolu…Cumhurbaşkanlığı boyunca ilk kez Ankara’daki törenlere katılamayan ve durumu oldukça ağır olan Atatürk'ü görmek isteyen öğrenciler, göz yaşları içerisinde, ellerindeki bayrakları, çiçekleri ve şapkalarını sallayarak haykırıyorlar…”Atamızı görmek istiyoruz!...Sonra birden hep bir ağızdan söylemeye başladıkları İstiklal Marşı ile Dolmabahçe Sarayı inliyor…Bu sırada yanında gene manevi kızı Gökçen olan ATATÜRK, gençlerin sesini duyarak heyecanlanır, yatağında doğrulur ve heyecanla pencereden bakan Sabiha Gökçen’e seslenir:

“Bak Gökçen, gençlerimin sesi…Duydun mu beni istiyorlar…” “Evet paşam", der Gökçen, ”Bir vapur dolusu genç…Askeri Lise öğrencileri…Cumhuriyet Bayramı törenlerinden dönüyor olmalılar…ATATÜRK “ Çocuklarım…Benim çocuklarım…” diye fısıldar, gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Bu sırada içeriye doktor Neşet Ömer ve Salih Bozok girer. ATATÜRK heyecanını onlarla paylaşır.”Duyuyor musunuz” “Evet Paşam” derler gözleri dolarak “Duyuyoruz…”Onlar, Cumhuriyeti emanet ettiğim gençlerimiz..” der gururla ATATÜRK. Sanki bir anda iyileşmiş, güçlenmiş gibidir.

Oysa Atatürk'ün odasının yanındaki nöbet odasında Kılıç Ali, pencereyi açmış, gençlere “Gidin!” diye işaret etmektedir. Oysa gençler iyice coşmuştur. Yaşa ATATÜRK, Varol ATATÜRK!” diye bağırmakta, bazı gençler vapurdan suya atlayarak, saraya doğru yüzmeye çalışmakta,”Atamızı görmek istiyoruz!” diye haykırmaktadır.

“Çocuklarımı görmek istiyorum…”

ATATÜRK “Çocuklarımı görmek istiyorum. Buraya kadar gelmişler, hiç değilse onlara el sallamalıyım, beni pencereye götürün!” emrini verir. Doktor Neşet Ömer “Fakat Paşam…” diyecek olur, ATATÜRK doktorun itirazına sertçe yanıt verir: ”Nedir fakat? Doktor susar. Salih Bozok hemen pencere önüne bir koltuk koyar. Sonra Atatürk'ü giydirirler. Bu giyinme ona büyük ıstırap verir, ama yüzünden boncuk boncuk terler süzüldüğü halde, sesini çıkartmaz.

Sonra nöbet odasından koşup gelen Kılıç Ali’nin de yardımıyla Ata'yı penceredeki bir koltuğa götürüp oturturlar. ATATÜRK giyinmiş, başı dik, sanki hiç günleri sayılı bir hasta değilmiş gibi, gençlere gülümseyerek el sallar. Gençler Atatürk'ü pencerede görünce, iyice coşarlar ve sanki denizde kıyamet kopar. Hep beraber alkışlayıp, ”Büyük ATATÜRK” diye haykırdıklarında, yer gök inler. Gençlerden birkaçı daha üniformalarıyla vapurdan atlayarak Ata'larına doğru yüzmeye, marşlar söylemeye başlar. Bu manzarayla fevkalade duygulanarak ağlayan Atatürk'ün gençlere salladığı eli, gittikçe gücünü kaybederek yana düşer…Gözyaşları içerisinde “Yoruldum…” der. Kılıç Ali ve Salih Bozok, onu koltuğu ile kucaklayarak, yatağının yanına getirirlerken, dışarıdan gelen tezahürat sesi, gittikçe yükselmektedir.

Paşanın “Onları gördüğüm için mutluyum” derken, yumduğu gözlerinden ip gibi yaşlar süzülmektedir


Kaynak:Anılarla Atatürk

1 Ocak 2026 Perşembe

ÇANKAYA’DA GEZİ VE ÇOCUKLARLA SOHBET...

İki kardeş okul dönüşü annelerinden izin alarak sık sık Atatürk’ün köşkünün etrafında gezinip dururlarmış.

Öğretmeni Ayşe’ye o gün yurdumuzun düşmanlardan kurtarılması için Ata’nın emrinde milletçe nasıl çok çalışıldığını anlatmıştır. İçinde bulunduğumuz ortamın nasıl meydana getirildiğini öğrenen Ayşe, kardeşi İsmet’i de alarak her zaman olduğu gibi belki Atatürk’ü görürüz diye köşkün etrafında gezip dururlar.

Tesadüf aynı gün, yaveri ve arkadaşlarıyla bir gezinti yapan Atatürk, Ayşe ile kardeşinin köşkü seyrettiklerini görünce yanlarına yaklaştı.

- Adın ne senin yavrum.

- Ayşe.

- Senin adın ne yavrum.

Ayşe’nin kardeşi hemen cevap verdi.

- İsmet.

- Niçin burada dolaşıyorsunuz?

- Sizi görmek istedik efendim.

- Peki ben kimim? Beni niçin görmek istediniz?

İki kardeş bir ağızdan

Gazi Mustafa Kemal Paşasınız.

Atatürk ve yanındakiler gülümsediler.

- Benzettiniz çocuklar ben gazi değilim.

Yine iki kardeş bir ağızdan

- Siz Gazisiniz.

- Peki nereden bildiniz?

Çocuklar aynı ağızdan gür bir sesle,

Çünkü size hiç kimse benzemez.

- Ayşe sen okuyor musun?

- Evet beşinci sınıftayım.

- İsmet sen kaçıncı sınıftasın?

- Üçüncü sınıftayım.

- Ayşe sen ne olmak istiyorsun?

- Öğretmen olmak istiyorum efendim. Öğretmenler yurtlarına yararlı insanlardır. Biz her şeyi öğretmenden öğreniriz. Sizi de öğretmenimiz tanıttı.

- Evet yavrum, biz her şeyimizi öğretmenlere borçluyuz. Beni de öğretmenim Gazi yaptı. Peki İsmet sen ne olmak istiyorsun?

- Asker olacağım. Çünkü sizi çok seviyorum. Yurduma saldıran düşmanın kafasını kıracağım.

Atatürk iki kardeşi bağrına bastı sevdi ve okşadı.

- Aferin çocuklar.

Yanındaki arkadaşlarına dönerek:

- Evet! Milletin bağrından tertemiz bir nesil yetişiyor. Eserimizi bunlara gözümüz arkada kalmadan bırakabileceğiz. Şimdi çok huzurluyum! derken gözleri yaşardı.

Kaynak: http://www.ataturkdevrimleri.com

23 Aralık 2025 Salı


Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’ndaydı ve canı sıkılıyordu. O gün sofrasına kimseyi çağırmamıştı. Yalnızdı. Bir başına denize karşı içmeyi denedi, sevmedi. Kaçıp halkın arasına karışacaktı ama, yanında parası yoktu. Atatürk, Cumhurbaşkanlığı süresinde cebinde para bulundurmamıştı. Hesaplarını Yaverler ya da genel sekreteri Hasan Rıza Soyak öderdi. Başta Başyaveri Rusuhi Savaşçı’yı aradı, çıkmıştı.
Hasan Rıza Soyak Avrupa’daydı. Yaver Celâl Üner’i buldu ve şöyle dedi:

– "Bana buraya biraz bozuk para bırakın. Hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum."

Az sonra Yaver Celâl; bir liralık, 2,5 liralık, beş liralık ve on liralık bir sürü para bıraktı. Yaver çıkınca Atatürk, paraları cebine doldurdu. Üstüne ince bir ceket aldı ve ağaçlı yola doğru açılan kapıya doğru yürüdü. Kapının önünde nöbetçi polis vardı. Dolaşıyormuş gibi yaparak caddeye çıktı. Sonra geçen bir taksiyi çevirmesiyle, atlaması ve gözden kaybolması bir oldu.

Sarayda alarm zilleri çalıyor, telefonlar işliyordu. Ama Atatürk de ortadan yok olmayı başarmıştı.
Araba Boğaza doğru gittiği için, ilgililer, Sarıyer’e doğru uzaklaşacağını hesapladılar, görevlileri de o tarafa gönderdiler. Oysa Atatürk, otomobili Akaretlerden yukarıya çevirmiş, yaz tenhalığından yararlanıp Tepebaşı’nı tutmuştu. Tepebaşı’nda Mazarik adlı bir kokteyl ve yemek salonu vardı.
Atatürk daha Harbiye Öğrencisi olduğu yıllarda buraya gelir, bir masada ya tek başına, ya da arkadaşlarıyla leblebi ile rakı içerdi. Bu akşam da bunu yapacaktı.

Taksiye parasını ödeyerek savdı. Şoföre kimseye buraya geldiğini söylememesini de sıkı sıkı tembihledi. Mazarik’e girdiği zaman, ancak üç masada müşteri vardı ve öteki masalar tümüyle boştu.
Eskiden de geldiği zaman oturduğu barın dibindeki masaya yerleşti. Garsona bir kadeh rakı ısmarladı, leblebi istedi. Önündeki masada oturan bir kadınla erkeğin birbirlerine sokuluşlarına ve konyaklarını birbirlerinin gözlerine bakarak yudumlamalarına dalmış, eski günlerini parça parça zihninden geçiriyordu. Derken, siyah elbiseli bir adam salona girdi. Önce köşede bir masada bir süre oturduktan sonra, kapıya yakın masada oturanların yanına gitti, biraz konuştu. Sonra birlikte salondan çıktılar.
Az sonra adam geri dönmüştü ama, beraber çıktıkları yanında yoktu. Bu kez bir başka masaya gidip oturdu. O masadakiler de kalktılar ve çıktılar. Atatürk dikkat kesilmişti. Siyah elbiseli adam, yeniden salona geldi. Fakat Atatürk’ün önünde oturan masaya yaklaşmaya cesaret edememişti. Bir kenarda gazete okumaya başladı.

Atatürk bu işi iyice merak etmişti. Yüksek sesle adama seslendi:

–" Çocuk !… Gel beri !"

Adam masadan ok gibi fırlamış, selâm durumuna geçmişti ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

– "Buyrun, Atam !"

– "Sen kimsin?"

– "Birinci Şubeden Polis falan filan !"

– "Ne yapıyorsun?"

– Rahatsız edilirsiniz diye, lüzumsuz müşterileri çıkarıyordum !"

–" Lüzumsuz olduklarını sen nereden biliyorsun?"

– "Vali Beyden öyle emir aldım Atam !"

– "Eee !… O da mı burada?"

– "Evet, kapının önünde Atam !"

– "Tuh, Allah cezasını versin !"

Bu sırada Vali de içeriye girmişti. Atatürk’ün öfkelendiğini gördüğü için çok tedirgindi. Bu sefer Atatürk ile Vali Bey arasında şöyle bir konuşma geçer:

–"Bir emriniz var mı sayın Atatürk ?"

– "Siz benim yakamı bırakmaz mısınız, yahu ? Hadi benim peşimde koşturuyorsunuz, şurada kendi hallerinde içkilerini içen masadaki insanları niye tedirgin ettiniz?"

– "Emir buyursanız, bundan sonra gelenleri çevirmez, salonu yine doldururuz !"

Atatürk gerçekten çok kızmıştı şöyle dedi:

– "Ne yapacağını ben biliyorum. Ne kadar polis varsa masalara dolduracak, sonra da beni atlatmış olacaksın değil mi ? Bırak efendim bırak !  Hadi git işine !"

Atatürk kalktı. Keyfi kaçmıştı. Kapıya doğru yürüdü. Peşinden Vali Muhittin Üstündağ özürler dileyerek geliyordu. Atatürk bir de baktı ki; kapının önü otomobiller, resmi, sivil polisler, saray muhafızları ile dolmuştu. Döndü Vali Beye sordu:

– "Müşterilerin bunlar mıydı?"

Sonra otomobillerden birine atlayıp Dolmabahçe Sarayı’nın yolunu tuttu. Tüm uğraşısı sıradan bir insan gibi halkın arasında olmak ve bir kadeh rakısını yudumlamaktı.

Kaynak: İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Sofrası

30 Ağustos 2022 Salı

BÜYÜK TAARUZDAN 46 YIL SONRA, EMEKLİ ORGENERAL FAHRETTİN ALTAY O GÜNÜ ANLATIYOR

 30 Ağustos 1968 Afyon Kocatepe'de yapılan zafer kutlamaları;

Kurtuluş Savaşımızın Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa, bir albay, tarafından koluna girilerek kürsüye getirildi. Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:

"Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım. Planlandığı şekilde 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.00'te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar, ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe'deydik. Plan gereği taarruz, önce top atışlarıyla başladı. Bu bir baskındı. (20) dk. sürdü. Ardından "Tahrip" atışları yapıldı. Bu da 10 dk. devam etti. Yunan mevzilerindeki makineli tüfek yuvaları, Yunan topları, tel örgüleri hedef alındı. Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor, alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal'in emrini bekliyorduk. 

Sonuçta Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini, hedeflerin vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terkederek geri çekilmekte olduğunu gördük. Mustafa Kemal'e yöneldik. O'nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk. Ne ki O, gözlerini Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu. Fevzi Çakmak, sessizliği bozdu. "Haydi Kemal, düşman kaçıyor, taarruz emrini ver." Dedi. Mustafa Kemal: "Dur Abi" diye cevap verdi. Bir süre sonra Fevzi Çakmak: "Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek, emrini ver artık. "Diye israrda bulundu. Mustafa Kemal, yine "Dur Abi" dedi. Bir süre daha geçti. Fevzi Çakmak : Bu kez "Allah aşkına Kemal ver şu emri, komutanlar seni bekliyor, yeter artık." Diye sesini yükseltti. Mustafa Kemal: yine "Dur Abi" dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi. Yunan ordusunun terkettiği cehennemi patlamalar başladı. 

Mustafa Kemal'in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı. Yunan ordusu, geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı. Mustafa Kemal'in öngörüsü, büyük bir felaketi önlemişti. Taarruzda ısrar eden Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal'e sarıldı. "Seni bize Allah mi gönderdi Kemal" Dedi. Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldık.

Kaynak:Necati Arıksoy

13 Kasım 2021 Cumartesi

EMİR GEÇİR "13 Kasım 1918"


13 Kasım 1918'de Mustafa Kemal Paşa, Haydarpaşa Garı'nda trenden iner. Tren ve peron cepheden gelen subay ve askerlerle doludur. Mustafa Kemal'i tanıyan ve trenden inişini izleyen bir çavuş, gür bir sesle perondaki askerlere komut verir: 

-"Dikkaaat, gelen Mustafa Kemal Paşa'dır, selaamduurr!"

 Tüyler ürperten bir an yaşanır. Haydarpaşa Garı'ndaki tüm subay ve askerler bir anda yerinde çakılır, hazır ola geçip askerce selam verirler. Mustafa Kemal Paşa, yavaş adımlarla çavuşun karşısına yürür, durur ve sorar: 

-"Nerede beraberdik?"

 Cevap çok şey ifade eden tek kelime ile gelir: 

-"Çanakkale!"

Mustafa Kemal çavuşa şöyle der:

 -"Emir geçir, herkes köyüne memleketine silahı ile gitsin, bir şekilde silahını götürsün."

 Emir geçirmek, askeri bir terimdir. Emrin yüksek sesle değil, yavaşça kulaktan kulağa sessizce tekrarlanması demektir. Çanakkale'den, yakın siperlerden, cephe günlerinden kalma bir önlemdir. Çavuş emir geçirir, peron bir anda boşalır. Yüzlerce asker silahı ile birlikte ortadan kaybolur, memleketine doğru yola koyulur. Mondros Teslimiyet Anlaşması'nın öngördüğü, Türk Ordusu'nun tüm silahları teslim etmesi şartının aksine Mustafa Kemal daha İstanbul'a indiği ilk anda ilk emrini vermiştir; 

-"Silahları vermeyin! Çünkü yarın her bir silah milli mücadelede lazım olacaktır."

 Mustafa Kemal, İstanbul'a adımını atar atmaz, Milli Mücadele ruhunu da geldiği trenden adeta Haydarpaşa Gar'ındaki her bir neferin kalbine, şah damarına mühürlemiştir. 

Kaynak: Taylan Sorgun, İmparatorluktan Cumhuriyet'e.


2 Temmuz 2020 Perşembe

M.KAZIM KIZILTUĞ'dan ATATÜRK ANISI


Öğretmenimiz Mim Kâzım (Kızıltuğ) anlatıyor:

-“Kış aylarının kasvetli günlerinden biriydi. Okulda yatılı öğrenciydik. Dersimiz Tarih’ti. Kıymetli öğretmenimiz Cemal Bey:

-"Çocuklar, size başımdan geçen, hayatımda asla unutamayacağım bir hatırayı anlatacağım" dedi ve sözüne şöyle devam etti:

-"1930 yılında gene böyle bir yatılı okulun Tarih muallimi idim. Dersimiz, Yeni Çağlar idi. Ben hararetli bir şekilde konuyu anlatıyor, misaller göstererek öğrencileri bilgilendiriyordum. Birden kapı açıldı, içeriye okul müdürü ile Büyük Gazi girdi. Heyecanlanmış ve şaşırmıştım. Dersi keserek yanına gittim. Hoş geldiniz Paşam.” dedim.

Bana ve öğrencilere tebessümle iltifat ederek:

-"Hocam dersinize devam ediniz" dedi.

Dersten sonra Müdürlük odasında toplanmıştık. Gazi, Tarih öğretmenlerine hitaben dedi ki:

-"Sizler, üzerinize büyük bir mesuliyet almış bulunuyorsunuz. Genç dimağlar, ancak sizlerden ilham alacak ve kurtulan vatanı mamur kılacaklardır. Bir talebe, cebirden bir formül unutabilir, kimyadan belki bir madeni hatırlayamaz. Fakat efendiler; bir talebe, tarihini asla unutmamalıdır ve ona tarihi unutturulmamalıdır. O talebe, şanlı tarihinin bir sahifesini unuttuğu gün, memleket uçuruma yuvarlanıyor demektir. İşte kıymetli tarih muallimi efendilerden isteğim şudur ki, verdikleri derslerin mesuliyetini idrak etsinler ve ona göre ellerine teslim edilen genç dimağlara hakikatleri işlesinler. Bu yapıldığı gün, Tarih muallimleri, memlekete en az kanını tarihi için dökmüş kahramanlar kadar hizmet etmiş olurlar. Aksi halde kabahat tarihini bilmeyen gençte değil, muallimdedir. Bunu asla affetmem.”


Kaynak:Atatürk’e Ait Hatıralar: Cumhuriyet Gazetesi Yayını, İstanbul: Cumhuriyet Matbaası, 1949, s.149-150

8 Mayıs 2020 Cuma

ATATÜRK VE EZAN

I. Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak Edirne'de bulunan; Tanbûrî, bestekâr, hâfız ve hattat Kemal Batanay anlatıyor:

Soğuk bir kış günü cuma namazı için hazırlık yaptıktan sonra biraz erken Edirne'de Osmanlı döneminden kalma Üç Şerefeli Cami'ye gittim. Cami avlusu cuma için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştı. İçimde camiye girip Kur'an okumak arzusu uyandı. Doğruca müezzin mahfilinde yer almış bulunan müezzinlere yaklaşarak hâfız olduğumu ve Kur'an okumak istediğimi söyleyerek izin istedim.

-“Bir subay, hem de hâfız” diyerek çok sevindiler ve:

- “Tabii lütfedersiniz, buyurunuz, okuyunuz efendim” dediler.

Mahfile çıktım aralarında yer açtılar. Oturdum ve Kur'an okumaya başladım. Kısa zamanda da cami lebâlep doldu. Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu. Cuma saati geldi, ezan okundu ve ilk sünnet kılındı. Müezzinbaşı iç ezanı da benim okumamı işaret etti. Bu teklifi kabul ettim. Bütün vücudumu dinî bir heyecan sarmıştı. Hicaz makamında müessir bir ezan okudum. Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir asker bana yaklaşarak:

- “Efendim, kumandanım sizi istiyor” deyince “Eyvah resmî elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık” galiba diye endişe ve korkuya kapıldım.

Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaştım. Bu Anafartalar'da savaşın akışını değiştiren dâhi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. Heyecanım bir kat daha arttı. Ne ile karşılaşacağımı bilemiyordum. Bana:

- “Oğlum terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim” deyince biraz rahatladım.

- “İsmin?”

- “Kemal Efendim”

- “Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?”

- “Efendim, 16. Telgraf Bölüğü’nün hesap memuru olarak tayin edildim.”

Yaverine:

- “İsmini ve kıtasını yaz” dedi, sonra bana dönerek:

- “Oğlum! Edirne'de kaldığımız süre içinde ben cuma namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelerek kuran ve ezan okurmusun?”

- “Baş üstüne efendim” diyerek kumandanı selâmladım.

Sonra Mustafa Kemal maiyetiyle beraber camiden uzaklaştı. Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni arayarak Mustafa Kemal'in cuma namazı için Selimiye Camii'ne gideceğini ve benim de orada hazır bulunmamı Kur'an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi. 

Cuma günü erkenden hazırlık yaptım. Selimiye Camii’ne gittim. Mimaride hacim, çizgi ve en güzel ölçülerin gerçekleştirildiği bir cami, dinî heyecanın en yüksek seviyeye ulaştığı bir mekân. Bu mâbedde Kur'an ve ezan okumayı ne kadar çok arzu etmiştim. Bu duygular içinde doğruca müezzin mahfiline çıktım. Müezzinbaşıya kendimi tanıttım. Bilgisi olduğunu, istediğim zaman Kur'an okumaya başlayabileceğimi söyledi. Mânen de okumaya hazırdım. Cuma vakti girinceye kadar Kur'an okudum. Sesime hâkim ve rahattım. Caminin iç mekânının güzellik ve ihtişamı, cemaatin kalabalık oluşu da beni coşturdu, okuyuşuma heyecanıma tesir etti. Duyduğum zevk ve huzuru anlatamam. İç ezanı da aynı hal içinde aşkla okudum.

Namaz çıkışı etrafımı saran meraklı, takdir ve hayranlıklarını ifade eden cemaat arasından yine avluda maiyetiyle beni bekleyen Mustafa Kemal'e selâm verdim. Elini uzattı, hemen elini öptüm. Bana:

- “Oğlum! Bugün yine bizi yaktın. Gelecek haftaya hangi camiye gidersem haber göndereyim sen de oraya gel.”

Ertesi hafta Eskicami’ye gitmem emredildi. Orada da Kur'an ve ezan okudum.

Hafta arası görev başındayken bir telefon geldi. Yüzbaşı Ali Rıza Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın yatsı namazından sonra ikametgâhında beni beklediğini, kendisinin de bana refakat edeceğini bildirdi. Ali Rıza Bey'le buluşarak Mustafa Kemal'in huzuruna çıktık. Oturmamı ve rahat olmamı söyledi. Sonra söz mûsikiden açıldı. Mûsikiyi kimlerden ve hangi eserleri meşkettiğimi sordu. Sonra bana:

- “Birkaç eser oku da dinleyelim” dedi.

- “Efendim, daha çok klasik formda eserler geçtim” dedim ve Dellâlzâde İsmâil Efendi'nin, Isfahan makamında nakış yürük semâisini okumaya başladım.

"O güzel gözlerine hayran olayım, O şirin sözlerine hayran olayım."

Sonra Tab‘î Mustafa Efendi'nin bayatî nakış ağır semâisini okudum.

"Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin, Kurbanın olduğum, bize yok mu mürüvvetin."

Mustafa Kemal de hafif bir sesle hatasız, usul vurarak bana eşlik etti. Kendisi, Leylâ Hanım'ın (Saz), hüzzam makamında:

"Harâb-ı intizar oldum aman gel aman gel Yeter üzme efendim her zaman gel heman gel" şarkısını usul vurarak okumaya başladı. Benim de okumamı istedi.

Mûsiki faslı böylece gece geç vakte kadar devam etti. Onun mûsiki bilgisi, zevki ve eserlere hâkimiyeti bende büyük hayranlık uyandırdı. Bende derin izler bırakan bu hâtırayı hiç unutamam. Onun Osmanlı kültürü içinde yetişmiş, yoğrulmuş bu şahsiyetine daima hayranlık duymuşumdur.

Kaynak: Elif Ömürlü Uyar

4 Şubat 2020 Salı

DÜNYADA DENİZCİLİK İLE UĞRAŞAN EN ESKİ MİLLET

Ben 1930 yılında Edirne Erkek Öğretmen Okulu’nun orta kısmında üçüncü sınıf öğrencisi idim. Dersimiz tarih idi ve öğretmenimiz Abdullah Bey bize ders veriyordu. Gazi, sınıfımıza girerek verilen tarih dersini dinledikten sonra bize dönerek:

-Dünyada denizcilik ile uğraşan en eski millet hangisi idi? Diye bir soru sordu.

Bir çoğumuz:

-Finikeliler. Diye cevapladık.

Gazi, öğretmenimize dönerek:

-Bana bir Orta Asya haritası ile bir çubuk getirin. Dedi.

Orta Asya haritası getirildi ve yazı tahtası üzerine asıldı. Gazi, bize döndü ve elindeki çubuğu Orta Asya’nın büyük bir gölünü işaretleyerek sordu:

-Bu gölün adı nedir?

-Baykal Gölü’dür. Diye bağırdık.

-Bu göl etrafında Türkler yaşamış olduğuna göre, dünyada en eski denizci millet, Türk Milleti’dir çocuklar. Bunu böyle bilin.

Cahit Günsel 

Kaynak: Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk 1928-1938, Cilt:II, s.673

EFENDİLER! HEPİNİZ MEB’US OLABİLİRSİNİZ! VEKİL OLABİLİRSİNİZ! HATTÂ REİSİCUMHUR OLABİLİRSİNİZ! FAKAT SANATKÂR OLAMAZSINIZ!

1930 yılının Nisan’ındayız. Ankara’da Hamdullah Suphi Bey’in yaptırdığı yeni Türk Ocağı Tiyatrosu’nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada (Marie Bell-Charles Boyer) topluluğu oynamıştı. Hemen arkadaşlarımızla biz başladık. Repertuarımızda Hamlet, Murai, Muhayyel, Hasta gibi klasikler ile Alman, Fransız modern piyesleri vardı. 

Temsillerimiz umduğumuzdan çok ilgi gördü. Gazi Mustafa Kemal Hazretleri de geldi. Halkın gösterdiği rağbet üzerine programı üç gün daha uzattık.

Ayrılacağımızın 11 Nisan 1930 Cuma günü Karpiç lokantasının özel bir salonunda Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Cemal Hüsnü (Taray) Bey sanatçılar şerefine bir öğle yemeği verdi. Bu yemeğin sonuna doğru Maarif Vekilini telefona çağırdılar. Sofraya döndükleri zaman Gazi Hazretleri’nin bizi bu akşam Marmara Köşkü’nde kabul buyuracaklarını müjdelediler.

Marmara Köşkü’nde 11 Nisan 1930 Cuma akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın huzurunda sanatçıların geçirdikleri bu gece Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmıştır.

Gazi, baş başa kaldığımız zaman:

-Siz, benim tâ ateşemiliterlik çağımdan beri memleketimizde görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkânlarınızla hazırlayıp bize getirdiniz, gösterdiniz. Şimdi, ben Devlet Reisi olarak size soruyorum. Hükûmetten ne gibi bir yardım istersiniz?

Benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal’e:

-Bir tiyatro mektebi istiyorum Paşam, diyebildim.

Gazi Hazretleri, hemen, vaktin geç olmasına rağmen, Başvekil (Başbakan) İsmet Paşa’ya haber gönderdi ve çağırttı.

-Paşam sizi rahatsız ettim, fakat mühim bir hususu size arzetmek istiyoruz. Diye beni tanıştırdı. Bana da:

-Haydi, isteğinizi Paşa’ya tekrarlayın. Buyurdular.

-Bir tiyatro mektebi istiyoruz Paşam. Dedim.

O akşam Gazi Hazretleri, hemen bütün erkân ortasında Türk tiyatro sanatçıları için cömertçe dağıttıkları iltifattan sonra söyledikleri nutku şöyle bitirmişlerdi:

-Efendiler!.. Hepiniz meb’us olabilirsiniz!.. Vekil olabilirsiniz!.. Hattâ Reisicumhur olabilirsiniz!.. Fakat sanatkâr olamazsınız!.. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.

Muhsin Ertuğrul

MUZAFFER KILIÇ'IN ANILARINDAN SAMSUN GÜNLERİ

 
Samsun’da altı gün kaldıktan sonra bir alay merkezinin bulunduğu Havza’ya gelmiştik. Fakat alay dağıtılmış, asker sayısı hiç yok denecek kadar azaltılmıştı.
Havza’da Ali Baba’nın oteline yerleştik. Az sonra Havza Belediye Reisi ve Havza ileri gelenleri Paşa’ya hoş geldiniz demek için otele geldiler.

Ertesi akşamda Atatürk, Havza ileri gelenlerinin toplandığı Belediye Reisi İbrahim Cebeci’nin evine gitti.

Atatürk orada toplanan Havza ileri gelenlerine son durum hakkında bilgi vermiş ve “Bu durumu tenkit (tel’in) için bir mevlit okutalım, bir de miting yapalım, halkı aydınlatalım” dediler. Herkesten olumlu cevap alınca tellal ve davullarla bu durum halka duyuruldu.

Cuma günü aziz şehitlerimiz için bir mevlit okutulmuş, şeker olmadığı için İzmir üzümü dağıtılmıştı. Sonra da bir miting yapıldı. Toplanan büyük kalabalığa o yörenin en etkili konuşan hocası Merzifonlu Sıtkı Hoca çok güzel bir konuşma yapmış ve “Güzel İzmir’imizi kurtaracağız” deyince bütün halk, “Kurtaracağız, kurtaracağız!” diye bağırmıştı.

Mitingde konuşmalar yapılırken Atatürk otelin balkonunda paşa elbiseleriyle heykel gibi durmuş onları seyretmişti. Halk, Mustafa Kemal Paşa’ya merakla bakıyor ve onun Çanakkale Muharebeleri’ndeki kahramanlıklarından bahsediyorlardı.

O günlerde Ermeni çeteler her gün bir iki Müslüman Türkü gece baskınlarıyla öldürüyorlardı.

O gün de iki Türkü öldürmüşler ve ölüler Havza’ya getirilmişti. Havzalılar koşarak bunu gelip Atatürk’e anlatmışlardı. Atatürk de onlara sabırlı olmalarını söylemiş, fakat olaylara çok üzülmüş ve kızmışlardı.

Aynı gece yarısı İngilizlerin Sevr Antlaşması gereği Diyarbakır, Malatya, Çukurova bölgelerinden toplattıkları tüfek mekanizmalarının yüklendiği 40-45 katırlık bir konvoyun iki saat kadar uzaklıktaki Cerdek’te gecelediği ve ertesi gün Samsun’a doğru gidecekleri haberi geldi. Bu bilgiyi veren eski alayın tabur komutanlarından Sami ve Kâmil Beylerdi. Korktukları için bu haberi gizli olarak otelci Ali Baba’ya söyleyip gitmişler.

Bu bilgi çok önemliydi. Çünkü tüfek mekanizması mermiyi tüfeğin namlusuna süren küçük bir demir alettir. Bu parçanın olmaması tüfeği kullanılmaz yapar. İngilizler de bunu bildiklerinden işgal ettikleri bölgelerdeki asker tüfeklerini toplama yerine sadece bu tüfeklerin mekanizmalarını alarak binlerce tüfeği etkisiz hale getirmeyi amaçlamışlardı. Bu nedenle toplanan mekanizmalar fevkalade önemli idi.

Atatürk bu haberi duyunca derhal Belediye Reisi İbrahim Cebeci ve Bayram Con Bey’i çağırmamızı emretti. Hemen Ali Baba’yla gece evlerine gidip her ikisini de uykularından uyandırıp otele getirdik.

Atatürk onlara, hemen 8-10 süvari ile gidip çeteci gibi katırları kaçırmalarını fakat hiç kimseyi kesin olarak yaralayıp öldürmemelerini emretti.

O gece bu emir yerine getirilmiş, mekanizma yüklü katırlar kaçırılmıştı.

Ertesi gün bu 40-45 katırın mekanizma yükleri alınmış olarak Samsun’a gidecekleri yerde Havza’ya geldiklerini ve belediyece mezat meydanında satıldıklarını gördük. Bu kadar mekanizma birkaç bin kişiye yetecek kadar silah demektir.

Bu hareketleriyle Atatürk ilk kurtuluş hareketini başlatmış oluyordu. Olayların duyulması Havza’da bomba tesiri uyandırmıştı.

Atatürk bir anda yücelmiş ve çok büyük bir güven kazanmıştı. Herkesin yüzü gülmüş ve bir cesaret gelmişti.

Havza’ya girerken kimsenin dikkatini çekmeyen Atatürk’ü halk Havza’dan ayrılırken uğurlamak için yollara dökülmüş ve Atatürk’ü yakından görmek için otelin önündeki meydanı tıklım tıklım doldurmuştu. (24 Mayıs 1919)

Muzaffer KILIÇ

16 Ocak 2020 Perşembe

LAKAP VE UNVANLARIN KALDIRILMASI 26 Kasım 1934

Atatürk, bir gün o zamana kadar kullanılmaya alışılmış olan “Bey, efendi, hanım, hanımefendi, paşa hazretleri” gibi unvanları kaldırmak için bir yasa taslağını meclise vermişti. Bu sıralarda “BAYÖNDER” adındaki piyesin düzeltilmesiyle uğraşmaktaydı. Atatürk, Bayönder’i bir kez okuduktan sonra ikinci kez gözden geçiriyordu. Yanındakilere bir ara:

- "Bay ne demektir? Biliyor musunuz? dedi. Kişi, saygıya layık insan demektir. Bundan sonra çeşitli zümrelerine ayrı ayrı seslenmeyeceğiz. Erkeklere “Bay” kadınlara “Bayan” diyeceğiz."

Hazır bulunanlardan biri:

- "Peki, bayan hem madam hem de matmazel karşılığı mı olacak? diye sordu."

Atatürk:

- "Bir kadını evlenmeden önce ve sonra iki insan saymak ortaçağ zihniyetidir, dedi. Bugün uygarlık dünyası böyle bir ayırımdan dönmüştür."

Sonra eline kalemi aldı. Bayönder’in birinci sayfasına şu cümleyi yazdı. “Genel olarak erkek için Bay, kadın için Bayan kullanılacak bey, efendi, hanım kalkacak.”

Ertesi günü meclisten çıkan bir yasa tüm unvanları kaldırıyordu. Bay ve Bayan’a gelince. Atatürk:

- "Bunu kanunla emretmeye gerek yok. Bu benim teklifim olarak kalsın. Kararı zaman ve millet verir."

1 Ocak 2020 Çarşamba

HARFLER MARŞI


Yeni Türk harfleri çıktığı zaman, eskiye alışmış olanlar ve bilhassa Anadolu’nun bazı yerlerindekiler, yeniyi pek tabiî olarak, yadırgamamışlardı. İşte o sırada bir akşam, Rusuhi Bey’e telefon ettirmiş, beni çağırtmıştı. Gittim. İlk sözü:

-Yeni (Türk) harfleri benimsemeyenler var. Sen şuna bir marş yapsan... iş daha kolaylaşır...

Düşündüm: A.B.C... diye tutturup, nasıl marş yapayım? Bunu bir şeye benzetmek kolay değil... Fena olursa, bana dudak bükecek... Hemen.

-Paşam, dedim, sizde iştirak ederseniz yaparım...

Herhalde, maksadımı anladı. Güldü:

-Peki!.. dedi.

Derhal piyanonun başına oturdum.

A.B.U.İ... diye bir hava tutturduk, gitti. Marş da bitti.

Tekrar çaldım. Beğendi ve Falih Rıfkı’ya:

-Yarınki gazeteye bu marşı koyun! emrini verdi.

O akşam, tuttu, aşçı, soför, seyis, kapıcı, odacı... Köşkte kim varsa hepsini ve sofra arkadaşlarını topladı, hep birilikte bu yeni marşı meşkettik. Görülecek manzara idi bu... Herkese güzelce belletip öğreninceye kadar tekrar ettik, durduk.

Sabaha karşı köşkten ayrılınca, muavinimi çağırdım. O devirde Yenişehir’deki Kızılay merkezi bahçesinde, her akşam bando nöbet çalardı. Muavinime:

-Al şu notayı...Çabuk yaz, bandoya ver ve hemen meşk etmelerini söyle. Bu akşamki nöbete mutlaka yetiştirsinler. Çalışsınlar... dedim.

Gittim biraz yattım... Öğleyin kalktığım zaman hepsi olmuş, bitmişti. Saat üçe doğru, dört beş talebeyi “Şayet Gazi gelir de, bu yeni marşı dinlerse, siz de söyleyin!” diye bandonun olduğu yere gönderdim. Gazi tahmin ettiğim gibi, tam ikindi vakti, bandonun başına gelmiş, otomobilini durdurmuş, şefe:

-Harfler marşını çalar mısın? demiş.

Marşı henüz bandodan başka kimse bilmiyor, duymamıştır.

Bando şefim:

-Emredersiniz!.. deyişiyle, marş da çalınmaya başlıyor...

Yarı yerde, Gazi, otomobilden inerek, oraya birikmiş halka hitapla:

-Ey ahali!.. Bu yeni marşı, içinizden bilen var mı?

Deyince, bizim talebeler de:

-Var efendim!.. diye ortaya çıkıyorlar.

Gazi memnun:

-Söyleyin bakalım!.. diyor…

Bando tekrar başlıyor, ortalık neşeleniyor, bilmeyenler de kulak kabartarak, marşa katılmak istiyorlar. Gazi de bastonuyla hareketler yaparak, şefe uyuyor… Bir hangamedir kopuyor.

Zannederim, birkaç defa da tekrar edildikten sonra, Gazi:

-Bu, gördüğünüz gibi, bizim harflerin marşıdır. İşte öğrendiniz. Bilmeyenlere de öğretiniz. Hepinizin öğrenip söylemesi vazifedir!.. diyerek oradan pürneşe ayrılıyor.”

Kaynak:Osman Zeki Üngör

ATATÜRK'ÜN SEVDİĞİ YEMEKLER

Atatürk bilhassa Türk yemeklerini severdi. En çok sevdiği fasulye, pilav, yoğurttu.

İnkîlaplar sırasında öyle çalışırdı ki, otuz altı saat masanın başından kalkmadığını bilirim. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık, yanına götürünce, kızar, çıkışırdı:

-Bana bir ayranla bir dilim ekmek ver ve bol da kahve yap! Şimdilik bunlar kâfi, daha öbürlerini yemeyi haketmedim! derdi.

Kaynak: Haluk Durukal

2 Aralık 2019 Pazartesi

ATATÜRK İLE SAKARYA SAVAŞI ANILARI


 Mahmut Esat Bozkurt

1924 yılında önce Ekonomi ve sonra Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt “Atatürk İhtilali” adını verdiği eserinde, Sakarya Savaşı’nın devam ettiği günlere ait bir anısını şöyle anlatmaktadır:

“Atatürk büyük dava sıralarında Çankaya’da küçük bir ev içinde, kör ışıklı bir lamba altında çalışırdı. Altında ikide bir arızalanan eskimiş bir otomobil vardı. Sakarya Savaşları sırasında bir gün attan düştü. Kaburga kemiği kırıldı. Hemen ayağa kalktı. Yüzünü düşmana doğru çevirdi. “Günü gelecek ben de senin kemiklerini kıracağım” diye haykırdı.

Kâzım Özalp

Kâzım Özalp (B.M. Meclisi Başkanı) “Milli Mücadele 1919-1922” isimli eserinde diyor ki:

“Yunanlılar için elim bir durum meydana çıkmıştı. Yunan esirleri, ceplerinde toz ve toprakla karışmış arpa ve buğday tanelerini çıkarıp açlıklarını belli edecek şekilde yiyorlardı. Bizim askerlerimizin merhametten uzattıkları kuru ekmek ve peksimet kırıklarını, minnet ve şükranla kapışıyorlardı. Birkaç ay evvel Bursa’dan, Bilecik’e geçen ve bizim baskınımızla esir alınan düşman kamyonlarında bulunan yerli rumların hediye ettiği çikolata ve bisküviler şimdi bu esirler için birer rüya idi.

Düşmanın kaybı bizden çok fazla idi. Sayısız insan ve hayvan ölüleri birbiri üzerine yığılmış ve bu cesetlerden akan kan, geçtiğimiz yol üzerinde derin ve kırmızı lekeler meydana getirmişti. “Sakarya Muharebesi’nde milletimizin katlandığı fedakârlık ve gösterdiği gayret beşer gücünün üzerindedir. Ancak vatan ve bağımsızlık sevgisi, bu zorluklara karşı koymak kudretini ve cesaretini bize bahşetti...”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Vatan Yolunda” isimli eserinde şöyle diyor:

“Mustafa Kemal Paşa’nın Melhame-i Kübra adını verdiği bu büyük harp sahasını henüz kanları kurumadan evvel ta’vâf edip dolaşacaktım. Gerçi teneffüs ettiğimiz havada barut, duman ve kül kokuyor. Gerçi bastığımız topraklarda kanlar kurumamış ve ateşler sönmemiştir. Bütün ufuklarda düşmanın çiğnemiş ve yakmış olduğu köylerin iskeletleri gözüküyor ve bu iskeletler arasında ıslak paçavralara bürünmüş, birer hayalet haline gelmiş halkın feryatları duyuluyor. Lâkin hangi hayata geliş elemsizdir. Hangi kadın ihtilaçsız (çırpınmaksızın) doğurdu? Hangi dünya asırlarca ateşler içinde kaynamadan hasıl oldu? Elverir ki doğalım ve doğduğunuzu hissedelim.”

Halide Edip Adıvar

Halide Edip Adıvar Kurtuluş Savaşı anılarını kapsayan “Türkün Ateşle İmtihanı” adlı eserinde, Sakarya Meydan Savaşı sırasında Duatepe’nin alınışını şöyle anlatır:

“Muslafa Kemal Paşa’nın muharebeyi idare ettiği siperlere girdiğimde; ‘Gelin Hanımefendi, harbediyoruz, Duatepe’ye hücum ediyoruz’ dedi. Biraz sonra Duatepe alınmıştı. Üstünde bir tek Türk askerinin, güneşin altında, elinde bayrakla ayakta durduğunu gördüm. İşte o an, Türk’ün makus talihinin artık değiştiğini hissettim.”

Kayseri Lisesi

Mezun veremedi ama 62 şehit verdi

Kayseri Lisesi’nin 1920-1921 yılındaki mezuniyet defterinde lise son sınıf talebeleri için, “Cepheye gidip hepsi şehit düştüğünden bu öğrenim yılında okulumuz mezun verememiştir” notu var.

Kayseri Lisesi son sınıf öğrencilerinin tamamının gönüllü olarak gittikleri Sakarya Savaşı’nda şehit düştüğü, bu nedenle okulun 1920-1921 öğrenim yılında mezun veremediği bildirildi. Kayseri Lisesi Müdürü Ömer Güven, 1893 yılında “Kayseri Sultanisi” adıyla eğitime başlayan Kayseri Lisesi’nin Kurtuluş Savaşı’nda önemli görevler üstlendiğini, son sınıf öğrencilerinin Sakarya Savaşı’nda şehit olduğunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bir ara Kayseri Lisesi’ne taşınmasının planlandığını söyledi. Güven, Kayseri Lisesi öğrencilerinin Kurtuluş Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösterdiğini belirterek, şu bilgileri verdi:

62 liseli cephede şehit düştü

“Kayseri Lisesi’nin son sınıf öğrencilerinin tamamı, gönüllü olarak Sakarya Savaşı’na gitmişlerdir. Bir grup öğrenci, Kayseri’de toplanan Kuvayı Milliye gurubuna katılarak 1919 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesi yakınlarındaki Ermeni-Fransız cephesinde düşmana karşı savaşmıştır. Sakarya Savaşı sırasında düşmanın Ankara’ya yaklaşması nedeniyle, tedbir olarak Meclis’in Kayseri’ye taşınması düşünülmüş, Kayseri Lisesi binası içerisine meclis kürsüsü kurulmuş, Meclis’e ait matbaa makineleri de Kayseri’ye getirilmek için kağnılara ve at arabalarına yüklenmiştir.”

Ömer Güven, lise son sınıf öğrencilerinin tamamının ülkesini düşman işgalinden kurtarmak için Sakarya Savaşı’na katıldığını, ancak geri dönemediğini belirterek “Okulumuz kurulduğundan bu yana mezuniyet kütüğü (defteri) düzenlenmiş. 1920-1921 yılında mezuniyet defterine ‘lise son sınıf talebeleri Sakarya Muharebesi için cepheye gidip hepsi cephede şehit düştüğünden bu öğrenim yılında okulumuz mezun verememiştir’ ibaresi yazılmıştır. Genelkurmay Başkanlığı arşivlerindeki kayıtlara göre, 62 öğrencimiz Sakarya Savaşı’na gönüllü olarak gidip, tamamı şehit olmuştur. Onlarla daima gurur duyuyoruz ve iftihar ediyoruz.” dedi.

Cahit Külebi  

Şair Cahit Külebi müfettiş iken geldiği Kayseri Lisesi’nde okul kütüğünü incelerken, 1921 yılında Sakarya Savaşı’na giden öğrencilerin tamamının şehit düştüğünü ve okulun o yıl mezun veremediğini ortaya çıkarmış.


Şerife Bacı

Kastamonu Seydiler Köyü’nden Şerife Bacı

Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu-Ankara yolu, kış aylarında kapanıyordu.

1921-1922 kışı çok sert olmuştu. Ankara yolundaki kafileler arasında donma olayları yalnız kendi çevrelerinde birer destan olurken, bu olayın kahramanlarından birisi de, şehrin kapısı sayılan kışla önüne kadar gelmiş, yani taşıdığı yükünü hayatı pahasına gereken yere ulaştırmıştı.

Bu olay, şehir halkının gözleri önünde cereyan ettiği için herkesi ağlatan Kastamonu Seydiler Köyünden Şerife Bacı’nın şehadete intikal olayıdır.

Aralık 1921’de birdenbire kar bastırmış, yollar kapanmış, cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı.

O gece kar tipisine rağmen sabaha kadar yürüyen ve kışlanın kapısına kadar gelebilen cephane yüklü kağnı arabasının, her nasılsa kafilesinden ayrı olarak, genç bir kadının kışlaya kadar gelebildiği, şehre girmek nasip olmadan şose kenarında sabaha karşı donduğu anlaşılmıştı.

Arabasındaki kıymetli yükün üstüne yorganını örten bu kadının bir elinde övendire olduğu halde, kollarını açarak yorganının üzerine dayanarak kaldığı, görevliler tarafından görülmüştü.

İki çavuş, genç kadının ölüsünü kaldırıp götürecekleri sırada yorganın altından birden bire çığlık kopararak ağlayan bir çocuğun feryadını duyunca şaşırmışlar ve şehit anayı bir yana bırakarak hemen yorganı kaldırmışlardır.

Otlarla sarılmış top mermileri arasında birleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamaya başladığıdır. Cephane ve yavrusu yoluna kendini feda eden bu kahraman anayı arabaya yerleştiren çavuşlar ağlayarak, gün doğarken yola koyuldular.

Öküzler aç ve zayıf olduklarından arabayı çekemediler, bu yüzden çavuşlar öküzlere yardım ettiler.

Bu kutsal yükü gurur ve iftiharla tümen karargahının önüne çektiler. Şehit kadını alaca önlüğünden ve başındaki benli örtüsünden keşfettiler. Seydiler köyünden hemşerilerine gösterdiler, onlar da ana ve çocuğu alarak köylerine götürdüler.

Bu kadın gibi, adları sanları belirsiz ne analar, babalar ve yavrular vardır ki cephane taşırken yol boylarında şehit olmuşlardır.

2 Haziran 2019 Pazar

ATATÜRK'ÜN ANILARINDAN HARBİYEDE GAZETE ÇIKARMASI

Kurmay sınıflarına geçtik. Alışılmış derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların üstünde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni düşünceler açığa çıktı. Ülkenin yönetiminde ve siyasetinde bozukluklar olduğunu keşfetmeye başladık.

Binlerce kişiden oluşan Harp Okulu öğrencisine bu keşfimizi anlatmak isteğine kapıldık. Okulun öğrencileri arasında okunmak üzere okulda el yazısıyla gazete kurduk. Sınıf içinde küçük teşkilatımız vardı. Ben Yönetim Kurulu’nda idim. Gazetenin yazılarını çoğunlukla ben yazıyordum.

O zaman okullar müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu işlerimizi keşfetmiş, izlettiriyormuş. Okulun müdürü Rıza Paşa isminde bir kişiydi. Bu kişinin, padişah katında İsmail Paşa tarafından yanlışı ortaya çıkarılmış; “Okulda böyle öğrenci var. Ya farkında olmuyor ya görmezden geliyor” denilmiş. Rıza Paşa konumunu korumak için inkâr etmiş.

Bir gün, gazetenin gereken yazılarından birini yazmakla uğraşıyorduk. Veteriner dersliklerinden birine girmiş, kapıyı kapamıştık. Kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa’ya haber vermişler, sınıfı bastı. Yazılar masa üzerinde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezlikten geldi. Ancak dersten başka şeylerle uğraşmak nedeniyle tutuklanmamızı buyurdu. Çıkarken: “Yalnız izinsizlikle yetinebilir” dedi. Sonra hiçbir ceza uygulamasına gerek olmadığını söylemiş. Böyle davranmasında kendine yüklenen eksikliği ortaya çıkarmak çabasının etkisi olmakla beraber iyi niyet de inkâr edilemezdi.

Kurmay Subaylar Grubu sınıflarının sonuna kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak okuldan çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz süre içinde bu işlerle daha iyi uğraşmak için bir arkadaş adına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi izleniyordu ve biliniyordu.

Bu sırada Fethi Bey adına eski arkadaşlardan subay iken askerlikten uzaklaştırılmış bir kişi karşımıza çıktı. Kendisinin yoksulluğundan, yardıma ihtiyacı olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından söz ederek bize sığındı. Biz de bu kişiyi sahip olduğumuz apartmanda yatırmaya ve kendisine yardım etmeye karar verdik.

İki gün sonra kendisinin isteği üzerine bir yerde görüşecektik. Gittiğim zaman yanında Saray’a mensup bir de yâver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey adında bir kişi vardı, anında götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tutukladılar. Fethi Bey oysa ki İsmail Paşa’nın gizli polisi imiş. Bir süre hücre hapsinde kaldım. Sonra Saray’a götürdüler. Sorgulandım. İsmail Paşa, Başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Sorgudan anladık ki gazete çıkardığımızdan, teşkilât kurduğumuzdan, apartmanda çalıştığımızdan özet olarak, bütün bu işlerden dolayı zan altında olmak, şüphelenilmek… Daha önceki arkadaşlar yaptıklarını kabul etmişler, birkaç ay böyle tutuklu kaldıktan sonra bıraktılar.

ATATÜRK'ÜN ANILARINDAN EDEBİYAT İLE İLGİSİ

Askeri ortaokulu bitirdiğim zaman merakım oldukça ileri gitmişti. Manastır Askeri Lisesi’nde matematik pek kolay geldi. Bununla uğraşmayı sürdürdüm. Ancak Fransızca’da geri idim. Öğretmen benimle çok uğraşmıyor, acı uyarılarda bulunuyordu. Bu uyarılar benim çok gücüme gitti. İlk ev izni zamanında çözüm aradım. İki, üç ay gizlice Frerler Okulu’nun özel sınıfına devam ettim. Böylece okul derslerine oranla fazla derecede Fransızca öğrendim.

O zamana kadar edebiyatla çok ilişkim yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa Lisesi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Ona çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Ancak ‘yazı öğretmeni’ diye yeni gelen bir kişi, bana şiirle uğraşmayı yasakladı. “Bu meşgale biçimi seni askerlikten uzaklaştırır” dedi. Bununla birlikte güzel yazı yazma isteği bende kalıcı oldu.

O günlerde yazdığı şiiri

“Ateşlik görürüm güzellik dolu dünyayı sensiz.
Ey gonca! Cehennem sanırım cenneti ben.
İsa gibi kudsiyetler ile göğe çekilsem,
Bayağı görürüm yücelik alemini sensiz...”

Mustafa Kemal
25 Temmuz 1905

3 Şubat 2019 Pazar

CUMHURİYETİN ONUNCU YILDÖNÜMÜ BALOSU

Cumhuriyetin Onuncu yıldönümü münasebetiyle, Ankara’daki o zamanın en büyük yapılarından, muhteşem Ziraat Bankası merkezinde, büyük bir balo veriliyordu.

Bankanın davetlisi olarak gelmiş yüzlerce mebus, memur, tüccar ve her sınıfa mensup erkek, kadın muazzam bir kalabalık, bedava büfelerde yiyip içerek, neşe ve şetaret içinde, caz sesleri ile çınlayan geniş holde dans edip duruyorlardı. Saat 22’ ye doğru, birden bire:

-Gazi geliyor!..

Sesleri ile ortalık karıştı.

Herkes, onu karşılamaya koştu.

Gazi, her zamanki mütebessim çehresi ile göründü, maiyetinde Ruşen Eşref, Afet Hanım ve saireleri ile birlikte, ağır ağır ilerleyerek, alkışlarla kendisini selamlayanlara, iltifatlar ede ede, içeri girdi.

Caz susmuş, dans durmuştu. Tarif edilmez bir heyecan ve coşkunlukla kaynaşanlar arasında, büsbütün kaplarına sığamayanlar, Gazi’nin oraya, nihayet huzuriyle şeref vererek, samimi bir hava içinde hoşça bir vakit geçirmeye geldiğini unutmuşlar gibi, hitabelere başladılar.

Sandalyelerin üstüne çıkarak, ona hitaben; sevgi ve saygılarını ilanla, içlerini dökmeye başlayanlar meyanında, lafı uzatarak, zemin ve zamana uymayacak mevzulara dalanlar da görülünce, Gazi sinirlenir gibi oldu, ve sesini yükselterek:

-Bu böyle olmaz!.. Herkes söylüyor, sözler birbirine karışıyor. İçinizden birini seçin de konuşmak isteyenlere sıra ile, o söz versin… dedi.

-Sizi seçtik… Sizi!.. diye cevap verdiler…

-Öyle ise… açılın… Meydanı boş bırakın!..

Diyen Gazi, etrafını sarmış olan kalabalığı bir nizama koyup ferahlayınca, konuşmak isteyenleri, birer birer, hemen kaşla göz arasında kuruluvermiş olan kürsüye davet etmeye başladı.

İlk kürsüye çıkanlardan, Ziraat Bankası mensubu olduğu anlaşılan biri, bermutat lafı uzatarak, nihayet bu bankayı göklere çıkarırcasına methe koyulunca, Gazi kendini tutamadı:

-Yooo!.. diye sözünü kesti. Ziraat Bankası’nın hizmetlerini kimse inkar edemez ama, bu kadar da değil… Bakın… Bu muazzam banka sarayının köylüler tarafından yapıldığını hep biliyoruz ama, bu bankanın henüz bir tek köylü olsun böyle mamur ve müreffeh bir hale getirdiğini görmedik…

Gazi’nin, belki de, laf ebeliğine hevesli bazılarının, balonun neşe ve şetaretini ihlal edecek bir nutuklar curcunasına teşebbüslerini önlemek maksadıyla vaki olan bu müdahalesi, artık nutuklardan vazgeçilerek, eğlenceye devamı ihtar mahiyetinde olduğu halde, bunu anlamayarak, söz isteyenler eksik değildi.

Bu suretle, kürsüye çıkan bir genç de, şöyle söze başladı:

-On dört milyon vatandaş namına hitap ederken…

Gazi bunun da sözünü kesti:

-Hayır… O kadar az değil…

-Yirmi beş milyon vatandaş…

-O kadar da çok değil… Fakat… diye umuma hitaben Gazi:

-Fakat… bu genç çocuğa, bütün millet namına konuşmak salahiyet ve hakkını kim verdi?

Deyince, delikanlı, onun huzurunda böyle patavatsızca konuşmanın imkanı olmadığını idrak ederek, süklüm püklüm kürsüden çekildi. Ama, hala “susmak” lazım geldiğini bir türlü anlamayanlar vardı. Bu seferde başka biri kürsüde göründü ve Gazi’ye şöyle hitap etti:

-Sen, Türk tarihinin en büyük adamısın! Maziden miras kalan bütün kötülükleri yıktın. Millet sana minnettardır. Ancak, bir de bürokrasi denen musibeti ortadan kaldırmış olsaydın…

Gazi’nin her zaman samimiyetle ışıldayan mavi gözlerinde, birden bire sanki şimşekler çaktı. Elini kaldırarak:

-Dur!.. dedi. Yaşı itibariyle hiçbir memuriyette bulunmadığı muhakkak olan bu genç, görülüyor ki, şikayet mevzuu yapmak istediği şeyin ne olduğunu bile bilmiyor. Bürokrasi demek, nihayet devlet idaresi demektir. Onun şikayet etmek istediği, fakat ismini bilemediği şey ise papörasi, yani kırtasiyeciliktir ki, biz onu çoktan tarihe göndük.

Bu delikanlı da, tam manasıyla ve hakikaten hak ettiği gibi ağzının payını aldıktan sonra renkten renge girerek, sessizce çekilip gitti…

Fakat, hala Gazi’nin “Artık hitabelerden vazgeçilmesini” istediğini anlamayanlar yok değildi. İşte bir de bahriyeli kürsüye çıktı:

-Bu memleket gençliği… diye, hararetle konuşmaya başlıyor ve Türk gençliğinin, memleket aşkı ile yanan yüreğinin safiyetini, berraklığını, Gazi’ye de ne kadar bağlı olduğunu pek güzel anlatırken, birden bire sapıtarak; “Bütün bunlara rağmen bu gençliğin ihmal edilmekte olduğunu” iddiaya kalkıyor ve nihayet, dönüp dolaşarak, sözü kendi şahsına getirip, hala terfi ettirilmediğinden şikayet ediyordu.

Bu manasız şikayet faslına gelinceye kadarki uzun sözlerini, sabır ve sükunetle dinleyen Gazi, laf, terfi ettirilmediği mevzuuna gelince, artık sabrı tükenerek:

-Sus!.. diye bağırdı. Asla gençliği ihmal eden yoktur. Elbette bütün gençlerle teker teker meşgul olamam. Ben ancak gençliğin başında bulunanlarla görüşürüm ve daima görüşürüm. Hem sen… Baksana yüzbaşısın!..Türkiye’de yüzbaşı olmak için, orta, lise, yüksek tahsil mecburiyeti olduğuna, bir de laekal on beş senelik bir zamana mutavakkıf bulunduğuna, ondan sonra da yine senelerce kıtada hizmet lazım geldiğine göre; yaşın kaç ki, yüzbaşılığı az buluyorsun?.. Çocuk!..şükret ki, yüzbaşısın.

Feridun KANDEMİR

ATATÜRK'ÜN ÖĞÜDÜ

Atatürk’ün, 2 Eylül 1928 de Gelibolu ve 24 Aralık 1930 da Edirne Kız Öğretmen Okulu’nu ziyaretlerinde O’na çiçek sunan ve Atatürk’ün isteği ile tarih öğretmeni olup, İkinci Türk Tarih Kongresi’ne Gelibolu Ortaokulu tarih öğretmeni olarak katılan Refet Angın anlatıyor:

20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresi’nde delege olarak bulunuyordum.

Dolmabahçe Sarayı’nda kongre çalışmaları devam ederken Afet İnan hanım, beni, bir gün Atatürk’e şöyle tanıttı:

-"Size, çiçeği burnunda bir tarih öğretmeni tanıtmak istiyorum."

Atatürk, bu söz üzerine dedi ki:

-"Çocuk, sen geç kalmışsın; ben, onu tanıyorum."

Ben de:

-"Paşam, ben emrinizi yerine getirdim ve tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim, "dedim.

Atatürk:

-"Bak, öğretmen olmak kâfi değil; görev şimdi başlıyor. Şunu iyi bil ki, çok iyi öğretmen olacaksın. Çok okuyacaksın. Sen, zaten okuyorsun; ama, daha çok okuyacaksın. Talebelerini, çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğreteceksin. Ve bu arada Çanakkale Savaşlarını sakın unutma!" dedi.

Ben:

-"Efendim, biliyorsunuz, ben Geliboluluyum," dedim.

Atatürk:

-"Evet, biliyorum. Bak, çocuk; bunu neden söylüyorum? Bizi, bu günlere getiren Çanakkale Savaşlarıdır. Ezkaza biz onu kaybetse idik, bugün hür dünya camiası yoktu," diye konuşmasına devam etti.

Ben ise:

-"Tamam, Paşam! Emredersiniz! "şeklinde karşılıklar veriyorum.

Atatürk, sözlerine şunları da ekledi:

-"Bak, çocuk; sana bir şey daha söyleyeceğim. İnkılâpları ve ilkeleri yaşatacaksın. Gerektiğinde mücadele edeceksin. Sakın ha, unutma!"

Ben:

-"Paşa’m, nasıl unuturum? Cumhuriyeti nasıl kazandık? Siz, Yüce Kahraman Atatürk’sünüz," diye cevap verdim.

Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:

-Biliyorum; ama, yine de unutma diyorum!"

Kaynak: Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk 1928-1938, Cilt:II, s.877-878

5 Ocak 2019 Cumartesi

ATATÜRK VE ÇOBAN

Atatürk arada bir güzel havalarda kırlara çıkmaya severdi. Bir arabaya atlar, bir süre gittikten sonra arabadan iner, biraz da yaya dolaşırdı. Böyle bir gezinti sırasında dağ başında, kendisini tanımayan bir çobanla ahbaplığa girişmiş, sürüden, koyundan söz ettikten sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:

-Sen Atatürk’ü bilir misin?

-Bilmez miyim efendi?Ona Gazi Paşa da derler.

-Peki ne yapmış Gazi Paşa?

-Efendi onun neler yaptığını sen daha iyi bilmelisin.

-Onu görmek ister misin?

-Ah, efendi istemem mi,ama ben onu nerden göreyim?

-Öyleyse bana bak, o bana çok benzer.

Çoban övünme saydığı bu söz üzerine dudak bükerek:

-Haydi ordan.Senin kılığında Atatürk mü olur?Sakalın bıyığın bile yok,karşılığını vermiş.

Atatürk, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir anı diye anlatır ve şöyle bitirirdi.

-Çobanın masum hayalini bozmadım ve onun kafasında bıyıklı,sakallı kalmaya razı oldum.

Kaynak: Mehmet Ali Ağakay, Atatürk’ten 20 Anı, Ankara 1990, s. 15-16