FİKİRLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FİKİRLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2023 Pazartesi

6 ŞUBAT YIKIMI GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE'M

Geçmiş olsun Türkiye'm.


Kayıplarımıza Rabbim rahmet, sağ ve yaralı kurtulanlara güç kuvvet versin.

Kış kıyamet günü bütün ÜLKEMİZ ve hepimiz için çok büyük bir sınav. Bir arada üstesinden gelmeliyiz. Ateş sadece düştüğü yeri yakmamalı.

27 Ocak 2018 Cumartesi

ZEYTİN DALI

Afrin bölgesinde Türkiye tarafından icra edilen askeri operasyona “Zeytin Dalı” ismi verildi. Bazı kişiler askeri operasyona nasıl olup da barışın simgesi olan bu ismin verildiği sordular.

Aslında buna benzer isimler daha önce de başka ülkeler tarafından kullanıldı. Tek isteği Irak işgali olan ABD harekata “Irak’ı özgürleştirme operasyonu” kod ismini vermiştir.

Yine Afganistan operasyonuna da “Kalıcı Özgürlük” kod adı verilmişti. Ne var ki gittikleri her yerde olan özgürlüğü de yerle bir ettiler.

Türkiye ise Fırat Kalkanı ile amaçladığı DAEŞ temizliğini bölgede yaptı. Adını özgürlük koymamasına rağmen hayatı normalleştirerek insanların hayatını, namusunu ve mal emniyetini tesis etti. DAEŞ’ten temizlenen diğer yerlerin aksine bu bölgenin nüfusu on kat yükseldi. Bunun sebebi diğer yerlerde DAEŞ yerine başka bir terör örgütü olan PYD’nin alan hakimiyeti sağlaması ve kendinden olmayanları etnik bir süpürme ile bölgeden çıkarmasıydı.

Bu sefer Türkiye operasyonun ismini “Zeytin Dalı” koydu. Aslında tam da bugünü anlatan bir adlandırmaydı. Zeytin dalı yalnızca barışı simgelemez. Başka anlattığı simgeler de vardır.

‘Gılgamış Destanı’ndan üç büyük semavî dinin kutsal kitaplarına değin antik ve kutsal metinlerde yer alan Büyük Tufan’daki rivayete göre Nuh Peygamber, tufan biraz durulunca geminin güvertesinden beyaz bir güvercin uçurur. Bu beyaz güvercin bir müddet sonra gemiye ağzında bir zeytin dalıyla döner. Böylece Nuh Peygamber tufanın bittiğini ve suların çekil­diğini anlar.”

Sanırım Türkiye PYD sonrası bölgeden gitmek zorunda olan bütün Suriyelilere artık Tufan’ın bittiğinin işareti olarak zeytin dalını gösteriyor. Aynı geçmişte olduğu gibi geri dönebileceklerini anlatıyor.

Türkiye bu operasyonun ardından eğer Mümbiç’i de PYD’den temizleyebilirse tersine göç ile bölgeye 400 ila 500 bin kişin geri döneceğini düşünüyor.

Yani çölün ortasında bir vaha yaratmayı amaçlıyor. İnşallah bunu başarırız.

Türkiye’nin resmî açıklamalarında bölgeye operasyon yapma nedeni olarak PKK ile beraber DAEŞ de gösteriliyor. Bazı kişiler bölgede DAEŞ yok ki diye konuşuyor. O zaman onlara küçük bir hatırlatma.

BBC kanalı, Rakka operasyonunda, PYD terör örgütü ve ABD’nin DAEŞ militanlarını bölgeden silahları ile çıkardığının görüntülerini yayınlamıştı. Bunların bir kısmının Deyr-i Zor diğer kalanlarının da Türkiye sınırına götürüldüğünü röportajlarla anlatmıştı. Militanlara ailelerine dokunmama şartı olarak Türkiye’ye karşı canlı bomba olma şartı getirilmişti.

İlk dalgayı Afrin operasyonu başlamadan bir gün önce Azez’de gördük. PYD bölgesinden gelen üç DAEŞ’li üzerlerindeki bomba yelekleri ile beraber etkisiz hale getirildi.

Gelen istihbarat bilgileri, PYD’nin askerlerimize karşı planladığı bombalı araç saldırılarını DAEŞ mensuplarına yaptıracağı yönünde. İşin iki yüzlülük olarak adlandırılabilecek yanı ise, ABD’nin taraflara (terör örgütü ne zaman taraf olduysa! ) DAEŞ’le mücadele konusuna odaklanma uyarısı oldu.

Türkiye bölgeyi bütün terör örgütlerinden kurtarmak için çaba sarfetmektedir. Bunu yaparken de hedefine uygun olarak koyduğu isimlerin gereğini yapmaktan da çekinmemektedir. Çünkü Türkiye’nin gizli bir ajandası yoktur.

Bölgenin Türkiye gibi “delikanlı” devletlere ihtiyacı vardır. Çünkü bölgenin derdi zaten gizli kapaklı işler çeviren devletlerdir. Ne çektiyse hep onlardan çekmiştir.

Bize laf sokmaya çalışan Kıbrıs’taki gazete gibi gazeteler olacaktır. Mesele bize kimin ne söylediği değil bizim kim olduğumuzdur.

Allah bölgede görev yapan güvenlik güçlerimizin  yar ve yardımcısı olsun.

Millet olarak yanınızdayız.

Mete Yarar
Emekli Özel Kuvvetler Binbaşı ve  Güvenlik Politikaları Uzmanı

19 Temmuz 2016 Salı

İHTİLAL

Nasıl adlandırıyorsanız bilmiyorum; Hiçbir darbe veya ihtilal halkın yararına olmamıştır, her zaman bölünmeler olmuş.  Mağdurlar, mazlumlar ve zalimler yaratmıştır.

27 Mayısta 12 yaşında ve ortaokul öğrencisi olarak Erzurum’daydım.  3ncü Ordu ve başındaki komutan olan Ragıp Gümüşpala’nın ilk haftalar Ankara’ya biat etmemesi nedeniyle ve Cemal Aga’ya rağmen! Erzurum semalarında tehditkar bir şekilde savaş uçaklarının uçurulduğuna tanık oldum ve o korkuyu büyüklerimle birlikte tattım. Daha sonrasında Karskapı Askeri Hapishanesine doldurulan ve muhalif oldukları düşünülen sivilleri dinledim.

1970lerdeki muhtıralarda!  Hem de Genel Kurmay Karargahında vatani görevimi yapmaktaydım. Ayni üniformayı giyen askerin nasıl birbirine kuşku ile baktığını gördüm ve o günkü rezilliklere; komutanların kendi menfaat hesapları doğrulusunda  karargahta   askere nasıl fitne ve fesat bulaştırdıklarına tanık oldum.

12 Eylül denen rezaleti Türk Hava Yollarında çalışırken İzmir'de yaşadım ve sonuçlarını birlikte gördük.

Yakın günlerde yaşadığımız girişimin mağduru ise kesinlikle emir kulu rütbesiz askerler ve Türk Ordusunun itibarı olmuştur.

Askeri kariyerinde yeteneği, cesareti ve bilgisi olmadığı için ilerleyemeyeceğini düşünen bütün silik askerler, ihtilal yapmak yoluyla bir şey olmaya çalışmışlardır. Vatan ve Millet onların umurunda bile olmamıştır. Bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk Türk Askerini siyasetten uzak tutmaya çalışmıştır.  

Naci Püskülcü


13 Mart 2015 Cuma

YABANCILARIN KALEMİNDEN ESKİDEN TÜRKLERDE AHLAK

1-Fransız gezgin (Du Loir) Türkiye’deki seyahat gözlemlerini 1654 senesinde Paris’te yayınlanan “Les Voyages Du Slevr Du Loir” isimli kitabın 188’inci sayfasında:

“Anadolu ve İstanbul bölgesine hakim olan bu memlekette hemen hiçbir cinâyet olayı olmaz; eğer bir-iki olağanüstü durum meydana gelecek olursa, onlar da ya ânî bir olay neticelerinden veyâhut yol kesen haydutların saldırısından ibarettir.”


2- Fransız seyyahı (Grelot)’un 1680 senesinde Paris’te neşredilen “Relation Nouvelle d’un Voyage De Constantinople” isimli kitabının 236’ncı sahifesinde:

“Vaktiyle (İstanbul’da) Romalıların yaptığı gibi halkın hamama gidebileceğini îlân eden çan sesini beklemeye artık lüzum yoktur; Türk hamamları sabahın dördünden itibaren açılır ve ancak akşam sekize doğru kapanır. Bütün bu müddet zarfında hamamda hiçbir zaman hiçbir gürültü ve kavga olmaz. Hiç kimsenin elbisesi yahut kesesi (cüzdanı) çalınmaz ve Lâtin şairi Ovide’in elbiselerini muhafaza için kapıda beklemesini istediği bekçiye de hâcet olmaz.”


3- Prut Harbi esnasında Türk ordugâhında bulunan (A. De La Motraye) nin 1727’de La Haye’de neşredilen “Voyages En Europe, Asie et Afrique” isimli iki ciltlik eserinin birinci cilt sahife 258’de:

“Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul’da son derece nâdirdir. Ben Türkiye’de takriben ondört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında, hiçbir hırsızın orada ceza gördüğünü işitmedim. Yol kesen haydutların cezası kazıktır. Ben bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız altı (6) haydudun kazıklandığını işittim. Onlar da hep Rum cinsindendi. Türkiye’de yankesicinin ne olduğu mâlûm değildir (bilinmez). Onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.”


4- 18’inci asırda İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş ve Türk-İslâm düşmanlığı ile şöhret yapmış olan (Sir James Porter) 1769’da Londra’da neşredilen ve “Observation Sur La Religion, Les Loix, Le Gouvernement Et Les Moevrs Des Turcs” ismiyle Fransızcaya tercüme edilen iki ciltlik kitabının ikinci cilt, 51-53’üncü sahifelerinde:

“Türkiye’de yol kesme vak’alarıyla ev soygunları ve hattâ dolandırıcılık ve yankesicilik vak’aları âdetâ meçhûl (bilinmez veya yok) gibidir. Harb halinde olsun, sulh halinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Bilhassa ana yolları takip ederek, tekmil imparatorluk arâzisini en mutlak bir emniyet içinde baştan başa katetmek her zaman kaabildir. Daimî bir seyr-i seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuatın fevkalâde azlığına hayret etmemek mümkün değildir. Bir çok yıllar içinde ancak bir tek vak’aya tesadüf edilebilir...
Türklerin ceza korkusundan daha yüksek bir sebepten dolayı suç işlemekten çekinmekte olmaları lâzım gelir. O kadar geniş bir memlekette İmparatorluğun bir ucundan öbür ucuna bir çok yollardan gidebildiği için yakayı ele vermeksizin hırsızlık da yapabilir, adam da öldürebilir. O takdirde mücrimlerin uzak bir vilâyete ilticâ etmeleri işten bile değildir ve beşer basiretinin bu gibi hareketlere mâni olmak imkân ve ihtimâli yoktur...
Şurası muhakkaktır ki, İstanbul’da Türkler tarafından işlenmiş yankesicilik, dolandırıcılık ve soygunculuk vak’aları son derece nâdirdir. İstanbul’da huzur ve emniyet içinde yaşamak ve kapılarını hemen her zaman ardına kadar açık bırakmak mümkündür.”


5- 3. Ahmed devrinde Türkiye’ye iltica eden ve Osmanlı Devletinde hizmet eden Fransız generallerinden (Comte de Bonneval) 1740 tarihinde Franckfort’ta basılan “Anecdotes veniflenneset Turques ou nouveaux memoires du comte Bonnecal” isimli eserin birinci cilt 215’inci sahifesinde:

“Haksızlık, mürâbahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında âdetâ meçhûl cinâyetlerdir. Hâsılı, ister vicdânî bir akibeden, ister ceza korkusundan mütevellid olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.
Bu memlekette yaşayan Hıristiyanlar ve bilhassa Rumlar öyle değildir. Sık sık çarpıldıkları cezâlara rağmen bunlar Hıristiyanlığın safvetini ihlâl eden bir ahlâksızlık içinde yaşarlar. Frenklere gelince, ben kendimi onların harekâtı hakkında mutlak bir sükût ile mükellef biliyorum. Bu mevzuun tetkiki pek eğlenceli olabilirse de, o hususta ağız açmamayı tercih ederim.”


6- Azılı Türk ve İslâm düşmanı olduğu halde (Avukat Guer) 1747’de Paris’te neşredilen iki ciltlik “Moeurs et usages des Turcs” eserinin 2’inci cilt, 188’inci sahifesinde:

“Gerek İstanbul’da, gerek Osmanlı İmparatorluğunun bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve âsâyiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak sûrette ispat etmektedir ki, Türkler hiç bir zaman görülmemiş bir derecede medenîdirler...”


7- Fransız müelliflerinden (A. L. Castellan) 1811’de neşredilen “Lettres Eur la Frece L’H ellespont et Constantinople” isimli eserinin ikinci cilt 221’inci sahifesinde:

“İstanbul’da gündüz olduğu gibi geceleyin de insan hiç bir mürettep taarruz korkusu olmadan dolaşabilir... ”


8- İngiliz müelliflerinden (Charles Mao - Farlane) nin Fransızcaya tercüme edilen 1829’da Paris’te neşredilen “Constantinople et la Turquie” isimli 2 ciltlik eserin birinci cilt 360’ıncı sahifesinde Türkmen kulübesinde geçirdiği geceyi anlatırken:

“O kötü kulübedeki (Türklerin) arasında Avrupa’nın en güzel otelinde olduğu kadar emniyet içinde bulunuyordum.”


9- Fransız doktoru (A. Brayer) İstanbul’da senelerce kalıp 1836 senesinde Paris’te 2 cilt olarak neşredilen “Neuf annees a Constantinople” isimli eserin birinci cilt 196-197’nci sahifelerinde:

“Kur’an daima kardeşçe geçinilmesini tavsiye etmekle, az yemeğe kanaat düsturunu koymakla, şarap vesâir müskirat gibi insanı baştan çıkaran içkileri ve her türlü hevâ oyunlarını menetmekle, kadınların evlerinde oturmalarını ve sokağa örtülü çıkmalarını emretmekle cemiyet hayatı için meş’um olan bu temâyülleri mümkün olduğu kadar imhâ etmiştir.

Tophanenin büyük meydanıyla emsali yerlerde hangi tabakadan olursa olsun bir Müslüman Türk’ün diğer bir Müslüman Türk’e hiddetle baktığı nadir görülür. Fakat küfrettiği, yakasına yapıştığı ve dayak attığı hiç görülmez

Düello ve intiharın ne olduğu meçhuldür (bilinmez). Avrupa’ nın bazı pâyitahtlarında çok büyük polis kuvvetleri bulunduğu halde, cinâyetleri önleyip cânîleri yakalamaya kâfî gelmemesine mukabil, İstanbul’da polisin hemen hemen hiç bir işi yok gibidir.

Birinci cilt 234-235’nci sahifesinde : “...Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesâir sûrette yapılan hırsızlıklara gelince, işte o gibi vak’alar son derece nâdirdir.

Ev kapılarının şöyle böyle kapandığı ve esnafın umûmî ahlâka itimat edip dükkânını açık bırakarak gaybubet ettiği bu muazzam pâyitahtta, her sene âzamî altı (6) hırsızlık vak’ası olur...”

Buraya kadar nakledilen vesikalar göstermektedir ki, Tanzimattan önce ve Batılılaşma cereyanı başlamadan önce Osmanlı Devletinde ahlâk ve seciyenin en yüksek seviyede olduğu, Batının örf ve âdetlerini aldıkça bu yüksek ahlâkın düşmeye başladığı târihî bir gerçektir.

İstanbul’da bir kaç sene kalan (A.Ubicini) 1855 senesinde Paris’te neşredilen “La Turquie aetuelle” isimli eserinin 329 - 330 ncu sahifesinde :

“ Bu muazzam pâyitahtta dükkân sahipleri herkesçe malûm namaz saatlerinde dükkânını açık bırakıp gittiği ve geceleyin evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatıldığı halde, senede yalnız 4 (dört) hırsızlık vak’ası bile olmaz. Ahâlisi sırf Hıristiyanlardan mürekkep olan Galata ve Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinâyet vak’aları duyulmayan gün geçmez. Taşralarda da iffet ve istikamet aynı derecededir. Son zamanlarda (Daily News) gazetesinde neşredilen mektubunda bir İngiliz seyyahının anlattığı şu menkibeyi lütfen dinleyin :

(Bugün kendi eşyamla yol arkadaşım olan eski bir Macar zâbitinin (Subayının) eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıkta idi... Gece üstüne uzanmak üzere ben biraz kuru ot satın almak isteyince son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Köylü de öküzlerini kaşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızı sokağın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce :

- Burada birisi kalmalı! Dedim. Yanımdaki Türk hayretle sordu ;

- Niçin?

- Eşyalarımızı beklemek için.

Müslüman Türk şu cevabı verdi :

- A! Ne lüzum var? Eşyalarınız bir hafta gece - gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.


Ben bu sözü kabul ettim ve avdetimde (dönüşümde) herşeyi yerli yerinde buldum. Şu noktayı da unutmamalı ki, o sırada İslâm askerleri mütemâdiyen gelip geçmekteydi... Bu vak’a bütün Londra kiliselerinin kürsülerinden Hıristiyanlara ilân edilmelidir. İçlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar...”

22 Şubat 2015 Pazar

TÜRKLER’DE BAYRAK

Bayrağın Türkler'de de çok eski bir geçmişi vardır. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafın­dan yazılan Divanü Lügati't-Türk adlı sözlük­te bu sözcüğe "bayrak" yanında "batrak" diye de yer verilmiştir. Türkler'in Orta Asya'da boylar ve boy birlikleri halinde yaşadıkları dönemde beylerinin ve hükümdarlarının bay­rakları bulunuyordu.

Kesinlik taşımamakla birlikte Oğuzlar'ın kırmızı, Karahanlılar'ın "al" denilen turuncu ipekten bayrakları olduğu; Büyük Hun İmpa-ratorluğu'nun bayrağında turuncu zemin üze­rinde bir ejderha; Avrupa Hunları'nın bayra­ğında ise bir kartal resmi bulunduğu ileri sü­rülmektedir. Göktürkler'in bayrağında bir kartal resmi ya da mavi zemin üzerinde kurt başı; Avarlar'ınkinde yeşil zemin üzerin­de geriye doğru ok atan bir süvari motifi bulunmaktaydı. Hazar Türkleri'nin mavi ze­minli bayrağı üzerinde de bir kılıç ile beş küçük yıldız yer alıyordu. Bayrağa "badruk" diyen Uygur Türkleri'nde haki zeminli bayrak kullanılıyor, bazılarında ise iki insan başı bulunuyordu. İlk Müslüman Türk devletlerin­den Karahanlılar'ın bayrağı al renkliydi ve üzerinde bir tuğ vardı. Gazneliler'inkinde yeşil bir zemin ve beyaz renkli bir kuş ve hilal resmi yer alıyordu. Harezmşahlar Devleti'nin bayrağı ise düz siyahtı.

Türkler'de yalnız hükümdarlar değil vali, bey, kaptan ve ordu komutanı gibi önemli görevliler de özel bayraklar taşırlardı. Büyük Selçuklular, Abbasiler'in siyah renkli bayrağı­nı benimsemekle birlikte sultanlar ve büyük kumandanlar kırmızı bayrak da kullanırdı.

Türkler 13. yüzyıl ortalarında bayrakların­da hilal kullanmaya başladılar. Hilalin yanı sıra, sayılan ve biçimleri değişmekle birlikte, yıldız da Türkler'in ve öteki birçok Müslüman ülkenin bayrağında yer almaya başladı. Os­manlı Devleti'nin kuruluş yıllarından I. Süley­man'a (Kanuni) kadar hükümdarlık bayrağı beyazdı. Donanmada kırmızı zemin üzerine iki ya da üç hilal bulunan bayraklar; orduda ise beyaz bayrak kullanılıyordu. Orduda ayrı­ca sarı, alaca, kırmızı, yeşil ve siyah bayraklar da kullanılmıştır. II. Mahmud'un gerçekleş­tirdiği birçok yenilik arasında Osmanlı Devle­ti'nin simgesi olan bayrağın belirlenmesi de yer alıyordu. Kırmızı zemin üzerine bir hilal ve sekiz köşeli bir yıldızı olan bu bayrak Abdülmecid dönemine kadar kullanılmış, bu dö­nemde yıldızdaki köşe sayısı beşe indirilmiştir.

1922'de saltanat, 1924'te de halifelik kaldı­rılınca bu kurumları simgeleyen bayraklar da geçerliliğini yitirmiş ve yalnızca Abdülmecid döneminden beri kullanılan resmi Türk bay­rağı varlığını korumuştur. Bugünkü Türk bayrağı kesin biçimini 29 Mayıs 1936 tarihin­de çıkarılan bir yasayla almıştır. 22 Eylül 1983'te çıkarılan yeni bir yasayla da kullanı­mına ilişkin yeni kurallar getirilmiştir.

Türk bayrağının yapılacağı kumaşlar, bo­yutları, hangi kapalı yerlere konulabileceği ya da hangi kurumlarca nerelere çekilebileceği, bayrak çekilirken ya da indirilirken yapılacak törenler gibi konular 17 Mart 1985 tarihinde çıkarılan Türk Bayrağı Tüzüğü ile ayrıca belirlenmiştir.

Kaynak:  Temel Britannica

24 Eylül 2011 Cumartesi

TÜRK’ÜN EN BÜYÜK DÜŞMANI YİNE TÜRKTÜR!

Bugün belki onuncu defa “DEVRİM ARABALARINI” ibretle ve içim acıyarak izledim. Bir avuç inançlı insanın çabalarına karşı, devlet kademesine kadar tırmanmış hainler ile basınımıza sızmış satılmış kalemşörlerin karşı çabaları ve işler tersine gidince sırıtanlar; her dönem vardılar ve yine her dönem olacaklar.

Bugün ülkemizde yabancı arabaların montajı ile uğraşılırken 51 yıl önce yapılan ilk Türk Otomobilinin karalanmasına ve baltalanmasına neden olan onlardı

Ve 101 yıl önce; Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1910-1924 yılları arasında havacılık ve uçak sanayini ordu bünyesinde geliştirmeye çalışan çabalarına karşılık, Avrupadan uçak siparişi alınmış olmasına rağmen; Eskişehir Uçak Fabrikası, Nuri Demirağ Uçak Fabrikası, Etimesgut Uçak Fabrikası, Gazi Motor Fabrikası gibi fabrikaların uçak sanayinin gelişimine önderlik edecekken yok edilmesi yine ayni hainlerin eseri değil mi!

Yazıma; “TÜRK’ÜN EN BÜYÜK DÜŞMANI YİNE TÜRKTÜR!” Başlığını bu nedenle attım.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

YETSİN ARTIK!

Sabah sabah dünyam karardı. Yine kahpece bir pusu, yine karakol baskını ve yine yarım düzine şehit ve ağır yaralı canımız ciğerimiz! Yine YURDUN çeşitli köşelerinde sönen ocaklar ve parçalanan yüreklerimiz.

Asker namlunun ucunda ve engel olunmaz bir biçimde gün aşırı şehit verirken, hükumet askerle uğraşıyor. El ele verip asker üst yönetimi ve siyasi otorite, devletin bekası adına önlem alacaklarına bir taraf aylardır intikam peşinde diğer taraf savunmada; kısır bir döngüdür gidiyor, basanın da yanına kalıyor!

Aklım almıyor, gerçekten beynim durdu. İzmir seri katili çok kısa sürede derdest edilirken, DEVLET kolluk kuvvetleri ile artık bu düzeye gelmişken, bu kahpenin evlatlarının nasıl yanlarına kalıyor?

Her buna benzeyen kahpelikten sonra; "takviyeler sevk ediliyor, temas sağlanıyor" da sonra ne oluyor?

Sormaya dilim varmıyor ama, kendim için mecburum soracağım! Bu biz miydik Çanakkale'de; bu biz miydik Kurtuluş Savaşında yedi düveli dize getiren. Gerçekten şimdi bu biz miyiz? Ve şimdi barzaniyi karşılamaya hazırlanıyoruz.

Hoş geldin barzani hoş geldin zira biz ölmüşüz!

1 Ocak 2010 Cuma

Türk Menem


Bayatlardan Türkmenem...
Damarlarındaki asil kan
Aslına çektiğin ırk menem...
Yaprağın asılı dallar,
Gövdeni taşıyan kök menem...
Yolunu gözleyen yar
Aşkınla çarpan yürek menem...
Can içre canan bilmişem gavim gardaş, nerdesen...
Yedi koldan,
Yirmidört boydan
Gelmişem Orta Asyadan...
Yayından fırlayan ok
Huduttan hududa atılan mızrak
Deli havalar soluyan kısrak
Gibi esmişem...
Az gitmişem, uz gitmişem
Dere tepe düz gitmişem...
Kuş uçmaz kervan geçmez dağları
Göçebe adımlarla gezmişem...
Irağı yakın, yurdumu Irak eylemişem...
Tırnaklarımla oymuşam tortu kayaları
Kıraç toprakları gözyaşlarımla sulak etmişem...
Kızgın tohumlar serpmişem,
Emek vermişem,
Aşa getirmişem...
Türk illerine haber salmışam
Gavim gardaş, nerdesen...
Selçuklu şah-ı sultanlarım adım atmış otağıma
Kapıda karşılamışam civan mert erlerimi
Başım gözüm üstüne berhudar ağırlamışam...
Musul’da Zengiler
Kerkük’te Kıpçaklar
Erbil’de Beg Teginliler
Yiğit yatağı Atabegler kurmuşam
Dokuz başlı tuğlar aparmışam yad ellere
Türk’ün adını âlemlere duyurmuşam...
Bayındır Kızanı torunlarımı kucaklamışam
Bahar coşkusu Akkoyunlar gibi ovalara yayılmışam...
Sultan Cined’in emaneti
Şah İsmailimle pişirmişem ham yanlarımı
Ocağımda tüten Safevi ateşiyle alev alev yanmışam...
Genç Osmanlıyla açmışam Bağdat’ın kapısını
Cahiliye devrini hepten kapatmışam...
Dil, din ve ırk özgürlüğüyle donatmışam halkları
Çıra gibi aydınlatmışam kör karanlık tarihi
Çevreme ilim, irfan, ışık saçmışam...
Derin hülyalara dalmışam gavim gardaş, nerdesen...
Ne zaman ki
Türk birliğine diş bilemiş düşman
Çapraz fişek silahıma davranmışam...
Zırnık ödün vermemişem haa sevgimden
Korkmamışam heç
Ölümleri kuşanmışam...
Yalın ayak koşmuşam Kafkas cephelerine
Sarıkamış harekâtına katılmışam...
Buz kesmiş yüreğim Allah-u Ekber Dağlarında
Katmer katmer kefensiz donmuşam...
Çanakkale’de etten duvar olmuşam
Göğüs göğüse çarpışmışam Allah vekil
Bir adım geçirmemişem gâvuru öteye
Üst üste cansız yığılmışam...
Nasıl ki
Harb-i cihanlarla zayıflamışam
Güçten kudretten düşmüşem heyhat!
Yeraltı kaya yağlarım sulandırmış ağızları
Hemhal manda manda paylaşılmışam...
Öyle ki
Et ve tırnak misali ayrılmışam
Süt kuzu yavru gibi koparılmışam Anadolu’dan
Yılanlar tıslamış
Köpekler hırlamış ardımdan,
Sahipsiz kalmışam gavim gardaş,nerdesen...
Lord planları tayin etmiş kaderimi
Misak-i milli sınırlar dışına çıkarılmışam...
İtilmişem, kakılmışam, horlanmışam külliyen
Tekme tokat yerlere yatırılmışam...
Dağ ayılarının önüne atılmışam yaralı
Çöl develerinin hörgücüne tepe taklak asılmışam...
Türk menem demişem
Türkçe söylemişem
Eskiyaka’da kurşunlara dizilmişem...
Emeğimin hakkını istemişem
Gavurbağ’da linç edilmişem...
Adalet beklemişem
İplere gerilmişem...
Eşitlik yeğlemişem,
Zab suyu kana bulanmış
Altunköprü’de ekin gibi biçilmişem...
El insaf vicdan dilemişem
Zindanlara sürülmüşem...
Çığlıklarım katlimin sâlası
Diri diri gömülmüşem gavim gardaş, nerdesen...
Duy hele
Kimliğim değiştirilmiş
El-Temim olmuş Türkmen Kerkük
Hafızalardan kazınmışam...
Baas Baas bağırmışlar partizanca
Kin kusmuşlar yüzüm barabarı,
Evimden yurdumdan göçe zorlanmışam...
Kollarım kırılmış omuzlarımdan
İşkencelerle yoğrulmuşam...
Gözlerim kan çanağı
Fincan fincan oyulmuşam...
Ölmem yetmemiş kâfire
İp sarılmış cesedime
Sokaklarda dolaştırılmışam...
Cıncık gibi ortalığa saçılmış cism-i bedenim
Lime lime dağılmışam gavim gardaş, nerdesen...
Beterin beteri var...
Biri getmiş, ötekiler gelmiş...
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşam...
Mavzerler çevrilmiş üzerime
Tetiklere sarılmış Puştlar
Merhamet beklerken, zulüm bulmuşam...
Böyük devletlerin böyük oyunu
Yok etmek Türk’ün soyunu
Çoraplar örülmüş
Çuvallar geçirilmiş başıma
Aslanım; kediye boğulmuşam...
Okumak yazmak yok...
Dilim damağıma bağlanmış
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak...
Başın kaldırıp bakmak
Gözün ucuyla süzmek ne cüret...
Elim ayağıma dolanmış
Oturmam, yürümem, gezmem yasak...
Taş kesilmişem gavim gardaş, nerdesen...
Di gah gel...
Di gel ölem di gel...
Adına gurban olam di gel...
Alnına kanım çalam di gel...
Bayrağım göğün mavi gülü, ay yıldızım sen...
Yurdum Türkmen eli, can özüm sen...
Soyum sopum Türkoğlu, yüzüm sürdüğüm izim sen...
Oy men ölmüşem gavim gardaş, nerdesen

Ali Yaşar

22 Ekim 2009 Perşembe

Türk Olmak…



Amerika'dan bir vatandaşımızın (THY eski uçak mühendisi, şimdilerde Turkiye'nin ABD Seattle Fahri Konsolosu olan Sn. J.Ufuk Gokcen) 'Türk olmak nasıl bir duygudur?' konulu yazısı:


"Aslında çok şeydir, Türk olmak.

Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…

Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde…

Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.

Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.

Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.

Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.

Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun!' demesidir.

Türk olmak 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.

Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.

En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi -tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kısmet' demektir. Her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.

Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir."

TÜRK OLMAK “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” DİYEBİLMEKTİR!

ÇIRPINIRDI KARADENİZ BAKIP TÜRKÜN BAYRAĞINA

AZERBAYCAN yönetiminin Bakü’deki şehitlikte Türk bayraklarını indirmesi fevkalade hazin bir hadisedir. İlham Aliyev yönetimine kısa bir hatırlatma yapmak isterim. 1918 başları... Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusu yenilmeye başlamıştır. Bolşevik Devrimi ile Rus ordusu da çözülmüş, Kafkasya’da askeri boşluk teşekkül etmiştir.

28 Mayıs’ta Musavat Partisi lideri Mehmet Emin Resulzade’nin liderliğinde bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Fakat askeri boşluktan yararlanan Ermeni orduları, İngilizlerin de desteğiyle saldırıya geçerek, katliamlarla, evvela Gence’yi, ardından Bakü’yü almışlardır.

Resulzade’nin yardım talebi üzerine Enver Paşa, 29 yaşındaki General Nuri Paşa’nın komutasında bir “Kafkas İslam Ordusu” teşkil ederek harekât emri veriyor. Bu ordu önce Gence’yi, 15 Eylül’de de Bakü’yü kurtaracaktır. Bu harekât boyunca Türk ordusu, Azerbaycan’ı kurtarmak için 1130 şehit vermiştir!

Büyük Azeri şairi şehit Ahmet Cevat “Çırpınırdı Karadeniz” diye başlayan ünlü şiirini o zaman yazmıştır:

Vefalı Türk geldi yine
Selam Türkün bayrağına!

İşte Aliyev yönetimi, Azerbaycan’ı kurtarmak için can veren o şehitlerin üstündeki bayrağı indirmiştir!

K
alpleri kırmak!

Azerbaycan’ı kurtarmak için Anadolu’dan ve Balkanlar’dan koşup gelerek şehit düşen o çocuklar bayraklarının Azeri kardeşleri tarafından indirileceğini asla hayal bile edemezlerdi.
Maalesef böyle oldu. Manevi değerler bir tarafa, bu olay Bakü’nün dış politikası bakımından da büyük bir hatadır!

Türkiye ile arasını açmış bir Azerbaycan, Karabağ konusunda daha mı güçlü olacak?!
Karabağ meselesini çözmek için Türkiye’siz bir Azerbaycan Minsk Grubu’nu daha mı çok etkileyecek?!

Bursa’da stadyuma Azeri bayraklarının sokulmaması, asla bir sebep olamaz.
O bir futbol maçı ve o kararı veren FIFA’dır; benzer örnekleri çoktur.

Türkiye’nin pek çok yerinde büyük devlet adamı Haydar Aliyev’in heykelleri vardır ve Azerbaycan bayrakları şerefle dalgalanmaktadır.

Bakü’de “Şehitler Hıyâbânı”ndaki Türk bayrağını indirmek ise Bakü’nün siyasi bir kararıdır.
Azeri yönetiminin Türkiye’de gönülleri daha çok fethetmesi gerekirdi. Aksine, bayrağımızı indirerek bütün Türklerin ve maça Azeri bayraklarıyla gelen binlerce Türkün kalbini kırmıştır!
Bunun neresi akıllılık?!

‘Eksen kayması’

Azerbaycan’ın tepkide haklı olduğu noktalar elbette vardır.
Ama Ermenistan açılımı Türkiye’nin kendi güvenliği bakımından oluşturulmuş bir politikadır.

Bu politikanın Azerbaycan’a zarar vermemesi için Bakü’nün Ankara’ya baskı yapması isabetli, ama “tek millet”i bayrağı indirerek bölmek akıl dışıdır! Azerbaycan için de zararlıdır.

Bazı Azeri dostlarım anlattı: Aliyev rejiminde birçok kişi, AKP hükümetinin “Ortadoğu ve Amerika eğilimli” olduğunu, bu yüzden Azerbaycan’ı ikinci planda gördüğünü düşünüyorlar.
Bu izlenim doğru değil, iktidar Azerbaycan’a çok büyük önem vermektedir. Ama belli ki bir güven sorunu oluşmuş. Bu problemi, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dikkatine sunuyorum.
Biliyorum ve Azeriler de biliyor; Türkiye daima Karabağ’ı savunmuş, her gelişmeden Bakü’ye bilgi vermiştir.


Akıllı politika:

Ama Bakü yönetimi bu güven sorunuyla baktığı için Türkiye’nin öncelikle Ortadoğu-Amerika eksenini tercih ettiğini, bu yüzden Ermenistan’a açıldığını, Azerbaycan’ı ise ‘avuttuğunu’ düşünüyorlar.

Yanlış da olsa böyle bir psikoloji var. Bu durumda Bakü için akıllı politika, bayrak indirip Türkiye ile büsbütün bozuşmak değil, aksine, iki kardeş bayrağı daha bir beraber dalgalandırıp ilişkileri güçlendirmektir.

Ankara için de akıllı politika, sadece Bakü’de değil, bazı Batı başkentlerinde de oluşmaya başlayan “eksen kayması” şüphesini gidermektir.

Aliyev rejimi, hatalı yaklaşımını gözden geçirmeli, Türkiye’ye daha fazla yaklaşmalı...
Ankara da Ermenistan açılımı üzerindeki kuşkuları gidermenin yolunu bulmalı, Azerbaycan’a daha fazla yaklaşmalıdır.

Taha Akyol

22 Ekim 2009

Hürriyet