22 Ekim 2009 Perşembe

Büyük Hun İmparatorluğu ve Avrupa Hun İmparatorluğu




İlk Türk devletini kurmuş olan Hunlar'ın adına tarihte en erken MÖ 4. yüzyılda rastlanır. Çin kaynaklarında Hiungnu olarak geçen Hunlar Moğolistan'ın güneydoğu kesiminde yaşayan göçebe bir kavimdi. MÖ 3. yüzyılda Kuzey Çin'e karşı sürekli ve etkili akınlar düzenledikleri, Çinliler'in de buna karşı koymak için Çin Seddi'ni yaptıkları bilinmektedir. Hunlar MÖ 3. yüzyıl boyunca güçlenerek Mançurya'dan Pamir Yaylası'na kadar uzanan geniş bir bölgeye egemen oldular. Moğollar ve Tun-guzlar bu dönemde Hunlar'ın yönetimi altına girdiler.

Hunlar'ın tarihte belirgin biçimde yer almaları Çin'de Qin hanedanını kuran, ülkeyi birleştiren Shi Huang Di'nin başa geçtiği MÖ 221 yılına rastlar. Adı bilinen ilk Hun önderi olan Teoman bu tarihten başlayarak Çin'e karşı yeni akınlara girişti. Shi Huang Di döneminde (MÖ 221-210) tamamlanan Çin Şeddi, Hun akınlarını bir ölçüde önlemişse de bütünüyle durduramamıştır.

Teoman'ın ölümünden sonra (MÖ 209) başa geçen oğlu Mete döneminde Hunlar Kuzey Çin'i bütünüyle istila ettiler. Çin ordusunu bozguna uğratarak İmparator Kao'yu da vergiye bağladılar. Mete döneminde Hunlar batıya doğru genişlemelerini sürdürerek Batı Türkistan'a kadar ilerlediler. Buralarda yaşayan Türk asıllı birçok topluluk da Hun egemenliği altına girdi. Mete'nin son yıllarında bütün Orta ve Güney Sibirya, Tibet, Aral Gölü ile Hazar Denizi'nin kuzeyindeki topraklar Hun istilasına uğradı. Mete MÖ 174'te öldüğünde Hunlar'ın egemen olduğu topraklar Japon Denizi kıyılarından İdil (Volga) Irmağı'na kadar uzanıyordu.

Mete'den sonra Çin'le barışçı ilişkiler kuruldu. Hun hakanları Çinli prenseslerle evlendiler. Çin soylularına ve tüccarlara ayrıcalıklar tanındı. Bu dönemde ülkenin ticareti Çinliler'in eline geçmeye, İpek Yolu'nun önemi de artmaya başladı. Hunlar MÖ 130'dan sonra kuzeyden ve batıdan gelen yeni göçebe akınlarıyla sarsıldılar. Güneyden de Çin'in saldırısına uğradılar. Bir yandan da taht kavgaları baş gösterdi. Hun Hakanı Ho-Han-Sha MÖ 58'de Çin egemenliğini kabul etmek zorunda kaldı. Buna karşı çıkan kardeşi Chi-Chi önderliğinde Hunlar' dan bir bölümü Kazakistan ve Kırgızistan'a doğru çekildi. Chi-Chi İÖ 36'da Çin ordusuna karşı savaşırken ölünce ona bağlı Hunlar daha batıya doğru göç ettiler. Asıl Hun ülkesinden gelen birçok topluluk da onlara katıldı. Çin'e bağlananlar sonraki yüzyıllarda başarısız birkaç birleşme girişiminde bulundular. Liu Yu-an adlı komutanın kurduğu Kuzey Nan hanedanı da uzun ömürlü olamadı. Asya Hunları'nın bir kolu da MS 5. yüzyılda bir devlet kurmuş olan Akhunlar'dır.

Batıya göçen Hunlar MS 3. yüzyıl başlarında Rusya bozkırlarında görüldüler. 4. yüzyılda İdil (Volga) Irmağı'nın batısına geçerek akınlar düzenlediler. Hun Başbuğu Balamir 374'te Don ile Dinyeper ırmakları arasında yaşayan Ostrogotlar'ı (Doğu Gotları) yenilgiye uğrattı. 376'da daha batıdaki Vizigotlar'ı (Batı Gotları) da yendi ve Tuna Irmağı kıyılarına kadar ilerledi. Hunlar'ın baskısıyla başka kavimlerden olanlar da büyük topluluklar halinde Avrupa içlerine göç etmek zorunda kaldılar. Bu olaylar Avrupa'da kavimler göçünün başlangıcı oldu.

Hunlar 378'de Tuna'yı geçerek Avrupa içlerine girdiler. Karşılarındaki en büyük güç Roma İmparatorluğu'ydu. Bir bölümü de Kafkasya üzerinden Anadolu'ya girdi. Hunlar'ın amacı Batı ve Doğu Roma'nın birbirleriyle ilişkisini kesmek, önce Doğu Roma'yı ezmek sonra Batı Roma'yla hesaplaşmaktı. Avrupa'ya dağılan kavimlerden Vandallar'ın, Saksonlar'ın ve Burgonlar'ın yaptıkları yağmalar Batı Roma'ya da büyük zarar veriyordu. Bu durum bir süre Hunlar ile Batı Roma arasında bir yakınlaşma sağladı. Hunlar bu kavimleri daha batıya sürerek Batı Roma'yı rahatlattılar. Batı Roma, egemenliğine baş-kaldıran başka kavimlerin ezilmesinde de Hunlar'dan yardım gördü.

422'de başa geçen Rua döneminde Hunlar Batı ve Doğu Roma üstünde açık bir baskı kurdular. Rua Doğu Roma'yı yıllık vergiye bağladı. Rua'nın 434'te ölümünden sonra başa geçen Attila da aynı siyaseti başarıyla sürdürdü. Onun asıl amacı Batı Roma'yı tümüyle egemenliği altına almaktı. Bu yolda önemli başarılar elde ettiyse de kesin bir sonuca ulaşamadan öldü.

Hunlar Attila'nın ölümünden sonra iç kavgalar ve başkaldıran kavimlerin saldırıları karşısında kısa sürede dağıldılar. Bir bölümü Rusya bozkırlarına geri döndü. Asya' dan gelen Avarlar'ın baskısı karşısında Tuna boylarında kalanlar ise zamanla başka kavimlere karıştı.

Kaynak- Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi.

Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti


Çuvaşların, X-XVI. yy'larda eski Türk boylarının (îdil Bulgar'nın) karışmasından meydana geldikleri yazılmıştır. Ayrıca Çuların Suvar ya da Suvaz adlı Türk adından geldiği de öne sürülmektedir. Çuvaşların % 15 Başkır ve Tatar bölgesindedir.

Çuvaşların yaşadığı bölge 16. yy da Rusların eline geçmiş, bölgede 1920 de özerk yönetim birimi oluşmuş, Çuvaşlar Türk halkları'ndan biridir. Çuvaşistan, Rusya’nın orta kesiminde yer alır ve Haziran 1920’de kurulmuştur. Nisan 1925 te de özerk Cumhuriyet haline gelmiştir. SSCB dağılmasından sonrada (1991) Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti adını almıştır.

Çuvaşlar Orta Volga bölgesinde, kapalı bir toplum olarak yaşarlar. Cumhuriyetin yüzölçümü 18.300 km2 dir. Ülkenin üçte biri ormanlarla kaplıdır. Nüfusu 1.500.000 dir. Ancak Çuvaş nüfusu 2.000.000'u bulmaktadır. Ortodoks hristiyan dinine mensupturlar. Nüfusun % 60 şehirlerde yaşamaktadır. Bu nüfusa, Rusya'ya bağlı diğer federasyon ülkelerinde yaşayan çuvaşlar da eklenirse, tüm Rusya Federasyonlarındaki Çuvaş halkının nüfusu 2.500.000'u bulmaktadır.

Cumhuriyetin 9 şehri vardır. Başşehri Çeboksar’dır. Önemli şehirleri Kanaş, Alatır, Şumerlya ve Novoçeboksarsk’tır.

Kaynak- Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi.

Dağıstan Özerk Cumhuriyeti




Dağıstan (Rusya Federasyonu'na bağlı bir cumhuriyettir. 20 Ocak 1921'de Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı olarak Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla kuruldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Rusya Federasyonu içinde Dağıstan Cumhuriyeti adını aldı.

Rusya Federasyonu'nun Avrupa'daki kesiminin güneyinde yer alan Dağıstan, Büyük Kafkas Dağları'nın kuzey yamacının en doğu ucundan 50.278 km² bir alanı kaplar. Güney ve batısı Güton dağında 3646 metreye, Bazardyuzu (Pa Dağı'nda da 4480 metreye ulaşan Kafkas Dağları'nın ana doruk hattıyla çevrilidir. Doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Kalmuk Özerk Cumhuriyeti, batı ve kuzeybatısında Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya, güneybatısında Gürcistan ve güneyinde de Azerbaycan yer alır.

Dağıstan doğudan batıya 200, kuzeyden güneye 400 kilometre kadar bir uzunluğa sahiptir. Başkenti Mahaçkala'dır. Diğer önemli şehirler Hasavyurt, Buynakski, Kaspiski, Kızılyar, İzberbaş ve Derbent ülkenin önemli şehirlerindendir. Dağistanın kuzeyi ve doğusunda ki düzlük bölgelerde Türki grupların varlığı, ülke geneline egemen olan dağlık ve plato yerleşimlerinde ise Kafkas kökenli etnik gruplar yaşamaktadır.

Dağıstan bölgesi Bütün doğu Kafkasya'yı kaplar. Ancak Kafkasya'nın bir nevi yerlisi sayılanlar (Avarlar, Lezgiler, Gazi-Kumuklar ve Darginler) yani Turan boyları} daha çok Dağlık bölgede yaşarlar. Hazar Denizi'ne doğru uzanan veya kuzeydoğuda Sulak ve Terek Nehirleri'nin aşağı mecralarını da içine olan ve düzlük (hatta daha kuzeyde step görünümlü olan ) kesimde Türk asıllı kabileler (Kumuklar, Azeriler, Türkmenler ve hatta Nogaylar) yaşarlar.

Kaynak- Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi.

Doğu Türkistan


Başkenti Urumçi, yüzölçümü 1 828 418 km² ve nüfusu 30 milyon dur.

Doğu Türkistan, Çinlilerin verdiği uydurma isim ile Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde ve ülkenin batı bölgesinde yer almaktadır.

Uzun tarihi boyunca Doğu Türkistan, İç ve Orta Asya’da kurulmuş olan Türk devletlerinin ve hanlıklarının merkezi olmuştur. M.Ö. 8-3 asırlarda İskitlere; M.Ö. 300- M.S. 93 yıllarında Hunlara; 522-744 döneminde Göktürk İmparatorluğuna; 744-840 devresinde Uygur devletine; 751-870 Karluk ve Karahanlılar İmparatorluğuna ve Saidiye Hanlığına merkez olan (1509-1679) bu Türk yurdu, tarihte daima önemli olmuş ve dikkatleri üzerine çekmiştir.

8. ve 18. asırlar arasındaki bin yıllık dönem, Çin İmparatorluğu ile önemli derecede kültürel ve siyasî işbirliğinin gerçekleştirildiği bir barış dönemi olmuştur. Ancak bu barış dönemi, Doğu Türkistan’ın 1759 yılında Çin Mançu İmparatorluğu’nun işgali ile son bulmuştur. 1759′dan bu yana Doğu Türkistan’da 200′den fazla silahlı ayaklanma olmuş ve Doğu Türkistan halkı 3 defa hürriyetin tadını tatma fırsatı bulmuştur. 1863′te bağımsızlığına kavuşan Doğu Türkistan’da Yakup Han başkanlığında “Doğu Türkistan İslâm Devleti” kurulmuş ve bu devlet; Osmanlılar, İngiltere ve Rusya tarafından resmen tanınmıştır. Ancak bu bağımsız Türk devletinin ömrü kısa sürmüş ve 1876 yılında Çin-Mançu devletince yeniden işgal edilmiş ve 1884′te Sincan “Yeni Toprak” adıyla Çin İmparatorluğuna bağlanmıştır.

20. asrın başlarında Ortaasya’da oluşan milliyetçilik akımı neticesinde 1933 yılında Kaşgar’da Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu Cumhuriyetin ömrü 1937′de sona ermiştir. 1944′de Gulca şehri Çinlilerden temizlenmiş, “Üç Vilayet İnkılâbı” olarak bilinen bu ayaklanmalar neticesinde Doğu Türkistan Türkleri, Ali Han Töre başkanlığında Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bütün Çin’e hakim olan Komünist Çin Kuvvetleri, 1949′da Stalin’in de onayı ile Doğu Türkistan’a girerek bu tarihi Türk ülkesini resmen işgal etmiştir.

Yönetimi için Çin Komünist Partisi tarafından bölgeye vali görevlendirilmektedir.

Kaynak- Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi

Gagauz Özerk Cumhuriyeti


Yüzölçümü 1.831 km2, nüfusu 171.500 ve Başkenti Komrat dır. Moldova’nın güney doğusunda yer alır. Kuzeyde Ukrayna, batıda Romanya, güneybatıda Bulgaristan bulunur. Önemli şehirleri Komrat, Çadır, Lunga ve Vulkaneşti dir.

Konuşulan dil Gagavuz Türkçesidir. Gagavuz Türkçesi, yaşayan Türk lehçelerinden biridir. Azeri Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Türkiye Türkçesiyle birlikte Türk dilinin Oğuz grubunu teşkil etmektedir. Bu üç lehçeden Türkiye Türkçesine en yakın olanı Gagavuz Türkçesidir. Bu dil, Osmanlı Türkçesinden etkilenerek Türkçe, Arapça, Farsça kelimeler alarak zenginleştiği gibi, birlikte yaşadığı Yunan, Bulgar, Romen, Moldova ve Rus dillerinden de birçok kelimeyi bünyesine almıştır. Bugün edebi Gagavuz Türkçe’sinin içerisinde çok sayıda Slav asıllı kelime bulunmaktadır. 1957 yılına kadar Gagavuzların kendilerine ait bir alfabeleri olmamıştır. Gagavuzlar değişik zamanlarda Rumca, Bulgarca, Rusça ve Romence öğrenmek ve bu dillerin alfabelerini kullanmak zorunda kalmışlardır. 1918′den 1932 yılına kadar Kiril alfabesini, 1932′den 1957′ye kadar Latin Alfabesini kullanmışlardır.

Şu an yaklaşık 250 bin Gagauz eski SSCB topraklarında yerleşiktir. Büyük bir kısmı Moldova güneyi'ndeki Bucak yöresinde yaşamaktadır. Gagauz köyleri Ukrayna'daki Odesa ve Zaporojye illeri'nde, Romanya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kabardey'da da yer almaktadır. Moldova'da "Gagauz Cumhuriyeti" dışında, Kişinev'de 8.000, Bender'de 1.600 ve Dinyester nehrinin kuzey yakasında 3.300, Balkanlar'daki Bulgaristan ve Yunanistan'da yaklaşık 20 bin Gagauz yaşamaktadır.

Gagauzlar Ortodoks Hristiyan kökenli etnik Türklerdir. Bizans yazılı kaynaklarında Oğuzlar XI Yüzyılda Tuna nehrini geçip Balkanlardaki Makedonya, Paristrione, Yunanistan ve Bulgaristan.da yerleşen göçebe boyları olarak kaydedilmiştir.

XI. Yüzyılda Balkanlara göç eden Gagauzlar Ortodoks Hristyanlığını kabul etmişler daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Balkanlarda başlayan ve bağımsız olma hedefini güden hareketler sırasında Bulgarların baskısına dayanamayan Gagauzlar, 1750-1846 yılları arasında Tuna nehri üzerinden Rusya'ya göç etmişler ve Tuna bölgelerine (1769-1791) ve Besarabya'ya (1801- 1812) yerleşmişlerdir. Ruslar Gagauzlara toprak vererek Tuna sınırı boyunda yerleşmelerini sağlamışlar ve Rusça öğrenmelerini kolaylaştıracak bir ortam yaratmışlardır.

Moldova'da yaşayan ve Türkçe konuşan, Ortodoks Hıristiyan Gagauz halkının bir bölümü XIX. Yüzyılın başında Türk - Rus savaşları sırasında Bulgaristan'dan Moldova'ya gelmiş ve 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlık dönemi dışında, sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet yönetimi altında yaşamışlardır.

Gagauzlar, 21 Ağustos 1990'da Özerk Gagauz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni, güneyde Gagauzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan etmişlerdir. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edilmiştir. 25 Ekim 1990'da Gagauzlar, Gagauz Cumhuriyeti'ni oluşturmaya yönelik seçimler yapmış, ancak Moldova milliyetçileri bu girişimi, yöreye 50,000 silahlı gönüllü göndererek önlemeye çalışmış ve Rus askerlerinin müdahalesiyle şiddet önlenmiştir. Devam eden seçimler sonucunda 31 Ekim'de Komrat'ta yeni bir Gagauz Yüksek Sovyeti kurulmuş, Stepan Topal Başkan seçilmiştir. Moldova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra (27 Ağustos 1991), Gagauzlar da kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. Moldova Meclisi 23 Aralık 1994 tarihinde " Gagauz Yeri " Özel Hukuki Statüsünü yasa olarak çıkarmıştır. Özerk Cumhuriyetin en üst düzey idari yöneticisi Başkandır. Özel kanuna göre, Gagavuz’lar kültür eğitim, istihdam, konut, yerel bütçe konularında kanun çıkarma yetkisine sahipdirler. Moldova Cumhuriyeti toprak bütünlüğü içinde özerk cumhuriyet statüsündedir.

Kaynak- Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi.

Türk Olmak…



Amerika'dan bir vatandaşımızın (THY eski uçak mühendisi, şimdilerde Turkiye'nin ABD Seattle Fahri Konsolosu olan Sn. J.Ufuk Gokcen) 'Türk olmak nasıl bir duygudur?' konulu yazısı:


"Aslında çok şeydir, Türk olmak.

Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…

Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde…

Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.

Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.

Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.

Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.

Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun!' demesidir.

Türk olmak 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.

Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.

En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi -tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kısmet' demektir. Her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.

Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir."

TÜRK OLMAK “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” DİYEBİLMEKTİR!

ÇIRPINIRDI KARADENİZ BAKIP TÜRKÜN BAYRAĞINA

AZERBAYCAN yönetiminin Bakü’deki şehitlikte Türk bayraklarını indirmesi fevkalade hazin bir hadisedir. İlham Aliyev yönetimine kısa bir hatırlatma yapmak isterim. 1918 başları... Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusu yenilmeye başlamıştır. Bolşevik Devrimi ile Rus ordusu da çözülmüş, Kafkasya’da askeri boşluk teşekkül etmiştir.

28 Mayıs’ta Musavat Partisi lideri Mehmet Emin Resulzade’nin liderliğinde bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Fakat askeri boşluktan yararlanan Ermeni orduları, İngilizlerin de desteğiyle saldırıya geçerek, katliamlarla, evvela Gence’yi, ardından Bakü’yü almışlardır.

Resulzade’nin yardım talebi üzerine Enver Paşa, 29 yaşındaki General Nuri Paşa’nın komutasında bir “Kafkas İslam Ordusu” teşkil ederek harekât emri veriyor. Bu ordu önce Gence’yi, 15 Eylül’de de Bakü’yü kurtaracaktır. Bu harekât boyunca Türk ordusu, Azerbaycan’ı kurtarmak için 1130 şehit vermiştir!

Büyük Azeri şairi şehit Ahmet Cevat “Çırpınırdı Karadeniz” diye başlayan ünlü şiirini o zaman yazmıştır:

Vefalı Türk geldi yine
Selam Türkün bayrağına!

İşte Aliyev yönetimi, Azerbaycan’ı kurtarmak için can veren o şehitlerin üstündeki bayrağı indirmiştir!

K
alpleri kırmak!

Azerbaycan’ı kurtarmak için Anadolu’dan ve Balkanlar’dan koşup gelerek şehit düşen o çocuklar bayraklarının Azeri kardeşleri tarafından indirileceğini asla hayal bile edemezlerdi.
Maalesef böyle oldu. Manevi değerler bir tarafa, bu olay Bakü’nün dış politikası bakımından da büyük bir hatadır!

Türkiye ile arasını açmış bir Azerbaycan, Karabağ konusunda daha mı güçlü olacak?!
Karabağ meselesini çözmek için Türkiye’siz bir Azerbaycan Minsk Grubu’nu daha mı çok etkileyecek?!

Bursa’da stadyuma Azeri bayraklarının sokulmaması, asla bir sebep olamaz.
O bir futbol maçı ve o kararı veren FIFA’dır; benzer örnekleri çoktur.

Türkiye’nin pek çok yerinde büyük devlet adamı Haydar Aliyev’in heykelleri vardır ve Azerbaycan bayrakları şerefle dalgalanmaktadır.

Bakü’de “Şehitler Hıyâbânı”ndaki Türk bayrağını indirmek ise Bakü’nün siyasi bir kararıdır.
Azeri yönetiminin Türkiye’de gönülleri daha çok fethetmesi gerekirdi. Aksine, bayrağımızı indirerek bütün Türklerin ve maça Azeri bayraklarıyla gelen binlerce Türkün kalbini kırmıştır!
Bunun neresi akıllılık?!

‘Eksen kayması’

Azerbaycan’ın tepkide haklı olduğu noktalar elbette vardır.
Ama Ermenistan açılımı Türkiye’nin kendi güvenliği bakımından oluşturulmuş bir politikadır.

Bu politikanın Azerbaycan’a zarar vermemesi için Bakü’nün Ankara’ya baskı yapması isabetli, ama “tek millet”i bayrağı indirerek bölmek akıl dışıdır! Azerbaycan için de zararlıdır.

Bazı Azeri dostlarım anlattı: Aliyev rejiminde birçok kişi, AKP hükümetinin “Ortadoğu ve Amerika eğilimli” olduğunu, bu yüzden Azerbaycan’ı ikinci planda gördüğünü düşünüyorlar.
Bu izlenim doğru değil, iktidar Azerbaycan’a çok büyük önem vermektedir. Ama belli ki bir güven sorunu oluşmuş. Bu problemi, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dikkatine sunuyorum.
Biliyorum ve Azeriler de biliyor; Türkiye daima Karabağ’ı savunmuş, her gelişmeden Bakü’ye bilgi vermiştir.


Akıllı politika:

Ama Bakü yönetimi bu güven sorunuyla baktığı için Türkiye’nin öncelikle Ortadoğu-Amerika eksenini tercih ettiğini, bu yüzden Ermenistan’a açıldığını, Azerbaycan’ı ise ‘avuttuğunu’ düşünüyorlar.

Yanlış da olsa böyle bir psikoloji var. Bu durumda Bakü için akıllı politika, bayrak indirip Türkiye ile büsbütün bozuşmak değil, aksine, iki kardeş bayrağı daha bir beraber dalgalandırıp ilişkileri güçlendirmektir.

Ankara için de akıllı politika, sadece Bakü’de değil, bazı Batı başkentlerinde de oluşmaya başlayan “eksen kayması” şüphesini gidermektir.

Aliyev rejimi, hatalı yaklaşımını gözden geçirmeli, Türkiye’ye daha fazla yaklaşmalı...
Ankara da Ermenistan açılımı üzerindeki kuşkuları gidermenin yolunu bulmalı, Azerbaycan’a daha fazla yaklaşmalıdır.

Taha Akyol

22 Ekim 2009

Hürriyet