5 Ocak 2011 Çarşamba

BATI TRAKYA MÜFREZESİ


Mondros Mütarekesi'nin ardından Batı Trakya bölgesinin planlı bir şekilde Yunanlıların yöne timine verilmesi süreci başlamıştı. Bu yüzden Mustafa Kemal, Doğu ve Batı Trakya'nın bir birlik içinde ifadesini doğru bulmuyordu. Doğu Trakya tartışılmaz biçimde Türkiye'nin bir parçasıydı. Doğu ve Batı Trakya'nın birliğinde ısrar etmek ise Doğu Trakya üzerinde de, bazı yabancı iddialarına neden olabilirdi. Bu yüzden Batı Trakya'da, yerel bir direniş hareketi oluşturulmalıydı.

1919 Nisan'ında İstanbul'da, Batı Trakya'daki silahlı mücadeleyi düzenlemek üzere bir heyet toplandı. 
Heyete Albay İsmet (İnönü) ile Karakol Cemiyeti'nin üye lerinden Kara Vasıf, Albay Galatalı Şevket Bey ve Albay Kemalettin Sami Bey ile Albay Seyfi Bey bulunuyordu. Toplantı sonunda Yüzbaşı Fuat Bey (Balkan), Batı Trakya'da Yunan işgaline karşı Türklerin ayaklanmasını sağlamakla görevlendirildi. 

Yüzbaşı Fuat, görevi alır almaz 18 kişilik müfrezesiyle Batı Trakya’ya geçti ve direniş hazırlıklarına başladı. Müfrezede üç de Bulgar çeteci vardı. Trakyalı Türk lerin katılımıyla müfrezenin gücü, 600 kişiye ulaştı. Yüzbaşı Fuat Bey Yunanlıların Trakya işgalini tamamladıkları 1920 Haziran'ına kadar hazırlıklarını sürdürdü ve 27 Mayıs 1920'de kurulan “Batı Trakya Geçici Hükümeti”nin askeri sorumlusu olarak görev aldı. Bu hükümetin başkanı, Peştireli Tevfik Bey; II. Başkan ve Adli ye Bakanı Gümülcine Müftüsü Bekir Sıtkı Bey; Dışişleri Bakanı, Edirneli Mahmut Nedim Bey; İçişleri Bakanı, Hasan Tahsin Bey (Tüten); Silahlı Kuvvetler Komutanı, Fuat (Balkan) Bey; Komutan Yardımcısı, Teğmen Fahri (Org. F. Özdilek) idi. “Bulgar Üye” sıfatıyla da Vangel Yorgiyef görev yapıyordu.

Bu arada Ankara'dan, Fuat Bey'in çalışmalarına ilişkin talimatlar da verilmeye başlandı. Ge­nelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Doğu ve Batı Trakya'da yapılacak faaliyetlere ilişkin verdiği emirlerde Fuat Bey'in görevine özellikle dikkat çekiyordu.

1921 yazında Ankara Hükümeti'nin gönderdiği ekonomik desteğin ardından Eylül ayında Fuat Bey ve emrindeki çeteler, Yunan birliklerine silah ve erzak taşıyan trenleri bombalamaya; düşman nakliyesini önlemek için köprü, tünel ve telgraf hatlarını tahrip etmeye başladılar. Yunanlılar da bölgenin kontrolünü sağlayabilmek için, daha fazla kuvvete ihtiyaç duydular ve iki tümeni yani 20 bine yakın askeri bölgeye getirdiler.

Türk ordusu Büyük Taarruz'a hazırlanırken, İstanbul'da da “Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” kuruldu. Amacı, Meriç ile Ustruma nehirleri arasında kalan böl genin geleceğinin, halkın oyuna başvurularak belirlenmesini sağlamaktı. İzmir'in geri alınmasından bir gün sonra Fuat Balkan'a, Genelkurmay Baş kanı Fevzi Çakmak'ın “akınların artırılması” direkti fi ulaştı.

1923 kışı boyunca Fuat Bey ve müfrezesi, Gümülcine ve Dedeağaç çevresinde Yunan birliklerine baskınlar düzenledi ve toplanmalarını önledi. 20 Temmuz 1923'te Mudanya Mütarekesi’nin ardın dan, Doğu Trakya'yı Meclis Hükumeti adına devralan Trakya Fevkalade Komiseri Refet Paşa, Fuat Balkan'a, Batı Trakya'daki mücadelenin durdurulması, milli müfrezelerin dağıtılması ve su bayların Türkiye'ye gönderilmesi talimatını verdi.

Bu talimat üzerine, Batı Trakya Geçici Hükümeti'nin görevine son verildi. Yüzbaşı Fuat Bey ve müfrezesi 5 Haziran 1919'dan 20 Temmuz 1923'e kadar, 4 yıl 45 gün, bölgede direniş faaliyetinde bulunduktan sonra terhis edildi. Milli Mücadele sonunda Batı Trakya, Türkiye sınırları içinde yer almadı. Sadece Karaağaç, Yunanistan tarafından savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi. Ancak Batı Trakya'daki direniş hareketi, Yunan ordusunun Anadolu ve Trakya'da ki savaşa yeni kuvvet göndermesine engel olarak, Milli Mücadele hareketine önemli bir katkıda bulundu. 

Fevzi Çakmak'ın Trakya’da yapılacak direniş faaliyetine ilişkin talimatı şöyleydi:

"Batı Trakya ve Makedonya bölgesinde fiili hareketleri ve ayaklanmayı, bağımsız olarak Fuat Bey idare edecek ve çalışmalarını planlama ve uygulamada tamamen serbest olacak. Trakya heyetine verilen ödeneğin büyük kısmı Fuat Bey’e tahsis edilecek. Yunan silahlı kuvvetleri, mümkün olduğu kadar Anadolu dışında tespit ve meşgul edilecek. Bunu sağlamak için, Bulgarlarla da işbirliğiyle çok sayıda çete kurulacak, çetelerle baskın ve tacizler yapılacak. Yunan idaresi yerine, yerli halkın kurduğu muhtar bir hükümet idaresi propaganda edilecek".

KAYNAK: Kansu Şarman - Popüler Tarih Dergisi / 30. Sayı / Şubat 2003 

HADİSAT GAZETESİNDE YAYINLANAN “KARA BİR GÜN” İSİMLİ SÜLEYMAN NAZİF’İN MAKALESİ


 Hadisat Gazetesinde yayınlanan  ve  Süleyman Nazif'in kaleme aldığı, Fransız generalinin davranışını yeren ünlü  ‘‘Kara Bir Gün’’ başlıklı makale  yayınladığı sırada, İstanbul basını işgalcilerin sansürü altındaydı. ‘‘Hadisat’’ gazetesi ne yapıp etti ve yazıyı sansürün gözünde kaçırarak gizlice basmayı başardı. ‘‘Kara Bir Gün’’, sonradan hem basın hem de İstiklál Savaşı tarihimizin en meşhur makalelerinden biri olacaktı.

İşte, ‘‘Hadisat’’ gazetesinde 9 Şubat 1919 günü yayınlanan makalenin günümüz Türkçesiyle tam metni:

‘‘Fransız generalinin dün şehrimize gelişi dolayısıyla bir kısım vatandaşlarımız tarafından yapılan gösteriler, Türk'ün ve İslam'ın kalbinde ve tarihinde sonsuza kadar kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüznümüz ve bahtsızlığımız sevince ve mutlu bir talihe dönse bile, yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzünle üzüntüyü çocuklarımıza ve soyumuzdan gelecek olanlara nesilden nesile ağlanacak bir miras olarak terkedeceğiz. Almanya orduları 1871 senesinde Paris'e girdikleri sırada, Büyük Napolyon'un zaferlerini kutlamak için dikilmiş olan zafer tákının altından geçerlerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti.

Ve bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz üzüntüyü ve azábı duymamıştı. Çünki ‘‘Fransız’’ námını taşıyan her kişi, çünki yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlarla Cezayirli Müslümanlar, o millî matem karşısında aynı keder ve utanç ile ağlamış ve kızarmışlardı.

Biz ise millî varlıklarının ve dillerinin devamını bizim álîcenaplığımıza borçlu olan bir kısım halkın hay-huy şamatasıyla bu aziz matemimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük. ‘‘Buna müstehak değildik’’ diyemeyiz. Müstehak olmasaydık, bu felákete düşmezdik. Her milletin hayat sayfalarında birçok talihler ve bahtsızlıklar vardır. Fransa Kralı Birinci Fransuva'yı Şarlken'in zindanından kurtarmış ve koca Viyana şehrini defalarca kuşatmış bir ümmetin kader defterinde böyle bir kederli satır da gizli imiş. Araplar’ın güzel bir sözü var: ‘Isbır feinne’d-dehre lá yesbır’ (Sen sabret, çünki zaman sabretmez) derler.”

Kaynak-Atatürk Araştırma Merkezi

SÜREYYA SÜLÜN HANIM


Süreyya Sülün Hanım, Van’da doğdu,  yaşadığı bölge, Ermenilerin korkunç zulüm ve taarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, bir araya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar arasındadır.

Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Sarıkamış’a gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Doğubeyazıt’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalimi yapan Ermenilere hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı.

Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Ermeni birlikleri çok kuvvetliydiler  ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan dövüştüler. Ölüyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala, kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Sarıkamış’a çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti, taburuyla Erzurum’a döndü. 

Kaynak-Doğu İllerinde Ermeni Mezalimi. Atatürk Üni.Yay.

MEHMET AKİF'İN BALIKESİR HUTBESİ


Mehmet Akif Balıkesir’de iken kendisinden şehrin en büyük camii olan Zağanos Paşa’da halka vaaz etmesini istediler. Akif’in vaaz edeceği Cuma günü, Zağanos Paşa Cami’ine cemaat sığmamış dışarıya da hasırlar serilmişti. Akif, kürsüye çıktı ve konuşmasına Kur’an’dan Âli İmran sûresinin 103 ayetini okuyarak başladı”. Ve ardından
“Cihan alt üst olurken seyre baktın öyle durdun ya,
Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda!”
diye devam eden manzumesini okudu ve bunu şöyle açıkladı.

“Evet, biz Müslümanlar, dünya çalışıp didinirken, her gün her alanda biraz daha aşamalar kaydederken, biz onlara seyirci gibi baktık. Özellikle bu son yıllarda başımıza birçok felaketler yağdı. Halen da çilemizi doldurmuş değiliz. Sebebi; din işlerinde olduğu gibi, dünya işlerinde de gevşek davranmamızdır.

Hayat herkesin hakkıdır... Fakat hangi hak olursa olsun, savunulmadıkça sahibine, hiçbir yarar sağlamaz— Biz Müslümanlar tıpkı yürümeyen çocuklar gibi emeklemeye çalışırken bir de baktık ki etrafımızdaki devletler, göklerde uçuyorlar... Berlin’den havalanıp Trabzon’a iniyorlar. Biz ise hala yolda yürümeyi bile beceremiyoruz.” Avrupa’nın bu ilerleyişini, onların tehlikelere ve tabiatın gücüne karşı birlikte hareket etmelerine bağlayan Akif konuşmasını şöyle sürdürür. “İşte bizim derdimizin başı! Onlar zorluk karşısında birleşmişler. Biz ise o zorluğu görmemiş veya gördüğümüz halde birliği sağlayamamıştı.  Biliyorsunuz düşman (aramıza) asırlardan beri bölücülük-tefrika-tohumlarını ekti ve meyvelerini de topladı... Eğer Müslümanlar yaşamak istiyorlarsa, cemaat arasında dargınlığa, küskünlüğe, bölücülüğe yol açacak en önemsiz gibi görünen söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Tabii varlıklarını sürdürmek istemiyorlarsa, buna bir diyeceğimiz olmaz. Zira, Allah korusun hayat hakkımızı kaybettiğimiz gün, insanlığımızı da unutmamız gerekecek. Çünkü bizi tutsak edenler, hayvanlara yaptıkları muamelenin aynısını bize de yapacaklar.”

Akif, neden bu hale düştüğümüzü de şöyle açıklar: “Çünkü analarımız, babalarımız, hocalarımız, siyasetçilerimiz, edebiyatçılarımız, şairlerimiz, yazarlarımız millete ümit ve çalışma isteği değil ümitsizlik aşıladılar. Ben büyüklerimden-Biz yaşayamayız, Avrupa ilerledi. Siz çok kötü günler göreceksiniz-sözlerinden başka bir şey duymadım” diyen Akif, bütün bu lafları ederken Allah’ın kitabını hiç düşünmediğimizi, oysa Allah kitabında Müslümanları ümitsizlik ve azımsızlıktan sakınmaya çağırdığını belirtir.

Müslümanların ayrılık ve bölücülük çıkarabilecek en ufak söz ve davranıştan kaçınması gerektiğini belirten Akif, fırkacılık ve komitacılığın artık ortadan kalkması ve elbirliği ile vatanın savunulması gerektiğini belirtmekte ve “Emin olunuz ki, canla başla çalışarak aradaki ayrılık sebeplerini kaldıracak olursak, vatanı da, dinimizi de kurtarırız” demiştir. Bu şekilde İstanbul’da Kuva-yı Millîye hareketinin bir ittihatçılık hareketi olduğunu iddia edenleri uyaran Akif, yaptıkları propagandanın doğru olmadığını vurguladıktan sonra halkı şu şekilde vatanın savunması doğrultusunda bir araya gelmeye çağırdı:

“Bu hareketin, bu hizmetin sadece din ve vatan savunmasına yönelik olduğu, dost ve düşman tarafından tamamen anlaşılmalıdır. Yani bu mücadelenin herhangi bir çıkar için yapılmadığını, en yakınımızdaki ile en uzaktaki dahi bilmelidir. Bu görünümü sarsacak en ufak bir söz veya davranış hoş karşılanmamalıdır. Çünkü hepimizin amacı birdir ve bellidir. Amacı, hedefinden saptırma yolunda yapılacak bir girişim, -Allah korusun- birliğimizi zedeleyebilir.

Hepimizin bir vatan borcu, bir dini borcumuz vardır ki, onu ifa etme hususunda ufacık bir ihmal bile caiz değildir. Bu konuda hiçbirimiz köşemize çekilip seyirci kalamayız. Çünkü düşman kapıya dayanmış ve namusumuzu çiğnemek istiyor. Bu namert saldırıya karşı koymak, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı her fert için farz-ı ayn olduğu, bir an bile unutulmamalıdır.

Bugün herkes varını yoğunu ortaya koymak zorundadır. Allah’ın yüce olan ismini yüceltmek için Karesi’nin (Balıkesir) kahraman evlatları, vaktiyle ne büyük kahramanlık göstermişlerdi, bunu hepimiz biliyoruz.

Rumeli’yi baştan başa fethedenler hep bu topraklarda yetişen yiğitlerdi. Bugün sizler o kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispatlamaksınız. Anadolu’yu savunmak için, diğer vilâyetlere öncülük etme şerefini de siz almıştınız. İnşallah vatanın bağımsızlığı, mutluluk ve refahı, dünyalar durdukça duracaktır.,”

Konuşmasını tamamlayan Akif, Camiyi dolduran binlerce Balıkesirlinin heyecan ve gözyaşları arasında Allah’tan sabır, sebat ve yardım dileyerek kürsüden indi.

Kaynak-Atatürk Araştırma Merkezi.

ERZURUM SAVUNMASI


24 Nisan 1877’de Ruslar, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmişler, batıda Tuna boyundan ve doğuda Kars cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu cephesinde ordumuzun başkumandanlığını Gazi Ahmed Muhtar Paşa yapıyordu. Kabiliyetli ve cesur bir asker olan Ahmed Muhtar Paşa, Kars’ı alan Rus ordusu karşısında askerini muhafaza ederek programlı bir şekilde Erzurum’a çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı Halyaz, Zivin, Gedikler ve Yahniler meydan savaşlarında zafer kazanmış, hatta Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından taltif görerek “Gazi” unvanını almıştı. Askerimiz, kuvvet ve teçhizat yönüyle üstün Rus ordusu karşısında, silah ve yiyecek bakımından iyi şartlarda olmaması sebebiyle, Erzurum’a kadar çekilmeye mecbur kalmıştı.

Erzurum’a yaklaşan Rus ordusu kumandanı, Ahmed Muhtar Paşaya elçi göndererek teslim olmasını istedi. Paşa, komutanları ile yaptığı istişareden sonra “kesinlikle hayır” cevabını verdi. Teslim teklifi şehirde duyulmuş, halk galeyana gelmişti. Çocuğundan ihtiyarına, kadınından hastasına kadar halkın, kanlarının son damlasına kadar Moskof kâfirlerine karşı savaşıp, vatan ve namuslarını, şehid oluncaya kadar müdafaa edeceklerine karar aldıklarını, Gazi Ahmed Muhtar Paşaya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını tutamayan kumandan, heyet başkanının alnından öptükten sonra, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın gönderdiği telgrafı gösterdi. Padişah, telgrafında; “Şu anda bulunduğunuz yer, Asya’nın en mühim noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir. Bu sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Allahü teala muhafaza eylesin, epeydir ordumuzda görülen dağılma ve çöküntüler bu sefer de meydana gelir, Erzurum’a bir zarar olur, istilaya duçar olursa, böyle elemli bir olayın devletimizin maddi ve manevi varlığında açacağı yarayı size anlatmaya lüzum yoktur. Şu halde, asıl iş görecek ve devletin üzerindeki nimet hakkını gözetip, milletimizin sizden beklediği şerefi ispat edecek gün bugündür. Namus ve şerefimizi muhafaza edemezsek, bu, kıyamete kadar tarihimizden silinmeyecek ve askerlik şerefimize sürülmüş acıklı bir leke olacaktır...” diyordu.

Bu telgraf, halka duyuruldu. Herkes balta, satır, kılıç, süngü, tüfek, tabanca ne bulduysa tedbirini alıp büyük bir heyecan içinde, Rusların Erzurum’a yaklaşmasını bekliyordu. Bu arada halkın içinde gizliden gizliye faaliyet gösteren Osmanlıyı içten vurmaya çalışan Ermeni ve Yahudiler, menfi propaganda yaparak halkın savaş azmini kırmaya çalıştılar. Teslim olunduğunda can ve mal emniyetinin olacağını, aksi halde herkesin kılıçtan geçirileceğini söyleyerek Rusların vaatlerini tekrar ediyorlardı. Fakat, buna aldıran olmadı. Ne pahasına olursa olsun savaşacaklardı!..

Gazi Ahmed Muhtar Paşa da, savunma tedbirlerini almış, tabyalara güvendiği komutanları vazifelendirmişti.

Anadolu içlerine doğru yürümelerine, Erzurum’u tek engel olarak gören Rusların başlıca gayesi, şehri ele geçirmekti. Ayrıca, yerli Ermeni ve Yahudilerden de faydalanıyorlardı. Hacibey adlı bir hainin kumandasında, 8 Kasımı 9 Kasıma bağlayan gece, saat ikide harekete geçen düşman, Aziziye Tabyasına baskın düzenledi.

Baskın için, Müdürge ve Tasmahur köylerinin Ermenilerini ve Vank kilisesi papazlarını kullandılar. Müslüman kılığına giren ve Osmanlıca'yı çok iyi bilen bu hainlerin yardımıyla Vank Deresindeki nöbetçileri şehid ettiler. Büyük bir sessizlik içinde, Aziziye Tabyasına girerek ikinci ve üçüncü kesimlerinde uyuyan yüzlerce askerimizi şehid ettiler. Tabyanın birinci kesimi, biraz kenarda kalıyordu ve komutanları kaymakam (Yarbay) Bahri Bey, uyanıktı. İkinci ve üçüncü kesimlerdeki gürültüyü işitmiş, baskına uğradıklarını anlamıştı. Derhal silah başı ederek, şiddetli bir müdafaaya başladı. Türk askerini toplu katliamdan kurtaran kaymakam Bahri Bey, yaralanmasına rağmen, bunu askerden gizleyerek müdafaaya devam etti.

Gece yarısı, top ve tüfek seslerini duyan Erzurumlular, müezzinin; “Ey Erzurumlular! Ey ahali!.. Moskof kâfirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven, eli silah tutan herkes, askerimizin yardımına koşsun!... Vatanını seven yetişsin!..” nidası üzerine, gece karanlığında sokaklara döküldüler. Bunlar arasında, Nene Hatun da vardı.

Askerini silah başı eden Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Aziziye istihkâmından, telgrafla haber almaya çalışıyor, fakat; “Harb oluyor!..” cevabından başka bir şey öğrenemiyordu. Paşa, üç tabur alarak Topdağı’na çıktı. Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa ile birleşti. Ortalık iyice aydınlandıktan sonra, Aziziye istihkâmlarından birinde şiddetli çarpışmaların olduğunu, diğer iki tabyada ses seda çıkmadığını gördü. Ahmed Muhtar Paşa, Kaptan Mehmed Paşa kumandasındaki iki tabur askeri, Aziziye’ye gönderdi. Kaptan Mehmed Paşa, askerleriyle Aziziye istihkâmının ortasındaki kışlaya doğru yaklaşınca, Ruslar tarafından ele geçirilmiş olan kışlanın mazgallarından şiddetli bir tüfek ateşine tutuldu. Bunun üzerine Kaptan Mehmed Paşa, kışlayı kuşattı. Üçüncü kısımda çarpışma hâlâ devam ediyordu. Artık, Erzurum halkı da yetişmişti. Hücum ederek istihkâmın içine girdiler. Düşmanla muharebe, göğüs göğüse cereyan ediyordu.

Bu arada, tabyanın birinci kısmından hâlâ çarpışmaya devam eden Bahri Beyden, Ahmed Muhtar Paşaya; “Gece, baskın anında yaralandığını, askere belli etmeden çarpışmaya devam ettiğini, acele yardıma gelinmesini” bildiren bir haber geldi. Yardıma gönderilen Kaptan Mehmed Paşa ve halk, Bahri Beyin bulunduğu kısma geçti. İki ateş arasında kaldığını gören düşman, bozguna uğrayarak kaçmaya başladı. Halk ve asker takibe başladılarsa da, Rusların ateşi karşısında durakladılar. Hadiseyi dikkatle takip eden Topdağı’ndaki istihkâmlarımız, Ruslara karşı ateşe başladılar. Bu durum karşısında, başarı elde edemeyeceklerini anlayan Ruslar, geri çekildiler.

O gün Aziziye kurtarılmış, asker ve halktan 1000 civarında şehid verilmiş, 2300 civarında Rus öldürülmüştü.

Kaynak-Doğu İllerinde Ermeni Mezalimi. Atatürk Üni.Yay.

MARAŞ SAVUNMASI

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Müttefiklerinin yenilmesi üzerine, Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Anadolu'nun birçok yeri gibi Maraş'ta işgal altına girmesi ile işgal güçlerine karşı 11 Şubat 1920'de başlayan savunma 5 Mart 1920 tarihinde işgalin ortadan kalkması ile sonuçlanmıştır. 

Maraş önce, İngiliz kuvvetleri tarafından 23 Şubat 1919’da işgal edildi. 8,5 ay süren İngiliz işgali sırasında pek kayda değer bir olay cereyan etmedi. Bunun da en büyük nedeni işgal kuvvetleri arasında çok sayıda Cezayir’di, Tunus'tu ve Hint’li Müslüman askerlerin bulunmasıydı. Ancak şehirde bulunan yerli Ermeniler bundan rahatsızlık duyuyorlardı. İşgal Komutanlıklarına yaptıkları başvuru neticesinde 29 Ekim 1919'da İngiliz işgali sona erdi. Şehir bu defa da Fransız kuvvetlerinin işgali altına girdi. Fransız kuvvetlerinin şehre girişleri yerli Ermeniler tarafından büyük bir coşku ve taşkınlıkla karşılandı. Bu durum yerli Maraş halkını çok rahatsız etti. Şehir içten içe kaynamaya başladı… 

Fransızların şehrin kalesindeki Türk Bayrağını indirmeleri, suçsuz kişileri öldürmeleri, Maraş ileri gelenlerini tutuklamaları tepkileri artırdı. Ulu Camii İmamı Rıdvan Hoca'nın, "Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede cuma namazı kılınmaz" sözü, halkı Fransızlar'a karşı harekete geçirdi. 

İşgal güçlerinin şehirde yaptığı taşkınlıklar tam bir terör havası estirir. Olaylar bir türlü durmak bilmez. 27 Kasım 1919 gecesi Ermenilerin ileri gelenlerinden Hırlakyan'ın evinde işgal komutanının şerefine bir balo tertiplenir. Balo da Komutanın dansa davet ettiği genç Ermeni kızı "Sizinle dans etmekten mazurum. Çünkü kendimi esarette hissediyorum Kale de Türk Bayrağı dalgalandığı sürece, sizinle dans edemem!" diyerek teklifini red eder. Bunun üzerine askerlerine derhal emir veren Komutan, Kaledeki Türk Bayrağını indirtir. 

28 Kasım 1919 Cuma günü Maraş'ın kara sabahıdır. Yatağından kalkan Maraş'lılar, asırlardan beri Kale burcunda dalgalanan Şanlı Bayraklarını göremezler. Bu olay şehri infiale sürükler. Savcı - Avukat Mehmet Ali Kısakürek derhal kaleme sarılarak "Alem-i İslam'a Hitap" beyannamesini yazarak şehrin muhtelif yerlerine dağıttırır. Halkı Bayrağın indirilmesine tepki göstermeye davet eder. Bir Milletinin İstiklaline son verilmesi anlamına gelen Bayrağının indirilmesi karşısında Maraş'lılar sesiz kalmazlar ve Cuma namazı vakti Ulu Cami’de halk toplanır. Ezan Okunduktan sonra, Cami'de toplanan halk "Bayraksız Namaz kılınmaz" diye bağırır. O esnada Cami İmamı "Aziz Cemaat, Kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir Millet Hürriyet'ini kaybetmiş sayılır. Hürriyet olmayan bir yerde Cuma namazı kılmak caiz değildir" diyerek dağıtılan beyannamenin doğuru olduğunu tasdik eder. Bunun üzerine Maraş’lılar topluca Kaleye hücum ederek, indirilen Bayrağı yeniden Kale burçlarına diker ve Cuma namazı orada eda edilir. 

Bayrak olayının ardından şehir adım adım savaşa sürüklenir. Aslanbey Başkanlığında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, her mahallede kurularak faaliyete geçer. 

20. ve 3. Kolordudan subayların gelişi ve Mustafa Kemal'in Ankara'dan yayınladığı bildiriler neticesinde Maraş Halkı 11 Şubat 1920'de mücadeleye başladı. 72 gün süren mücadele sonunda Fransızlar yenilgiye uğratılır ve şehir Fransızlardan temizlenir. 

Bir taraftan da Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile temasa geçerek direniş hazırlığına başlanır. 21 Ocak 1920 günü Şehir Harp'i başlar. 22 gün ve gece süren bir Mücadeleden sonra Maraş’lılar 7 den 70'e silaha sarılarak tek yürek tek bilek halinde bütün mevcudiyetini ortaya koyar. Sonunda kendisini yok etmek isteyen düşmanı yerli işbirlikçileri ile birlikte mağlup ederek, büyük bir zafere imzasını atar. Bu uğurda pek çok evladını Şehit verir. Maraş'ın düşman istilasından kurtulması, Türk Kurtuluş Savaşı'nın da ilk hareketini teşkil eder. Maraş’lılar, daha o tarihte "Kendini Kurtaran Şehir" unvanı ile anılmaya başlamakla birlikte, çevre illerinde yardımına koşarak Milli dayanışmanın en güzel örneklerini verir.

Maraş'ın Kurtuluş Savaşında şehir halkı ile birlikte topyekün direniş göstermesi ve çevre vilayetlerininde yardımına koşması büyük takdir toplar ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Maraş'a bir yazı gönderilerek Milli Mücadeleye katılanların listesi istenir. Şehrin ileri gelen yöneticileri toplanır, bir durum tespiti yapar. Sonunda Ankara'ya "Maraş'ta Milli Mücadeleye katılmayan tek fert bile yoktur" cevabı verilir. Bunun üzerine 5 Nisan 1925 yılında toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklal Madalyası'nın Maraş'ta fertlere değil, şehir halkına verilmesi kararlaştırılır. Maraş'a bir adet Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Maraş şehri yine Milli Mücadeledeki fedakarlığından ötürü TBBM tarafından 7 Şubat l973 tarihinde de "Kahramanlık" payesiyle de ödüllendirilir. Kahramanmaraşlı 1925 yılından beri her yıl kurtuluş günü olan 12 Şubat Bayramında İstiklal Madalyasını Şanlı Bayrağına törenle takarak, geçmişini yadeder. 

Kaynak-Doğu İllerinde Ermeni Mezalimi. Atatürk Üni.Yay.

ANTEP SAVUNMASI




1914 yılında, Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Gaziantep 83 bin nüfuslu bir liva (Sancak) merkezi idi. Birinci Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondoros Mütarekesi Osmanlı İmparatorluğu'nun ölüm fermanıydı. Bu anlaşma üzerine İtilaf devletleri paylaştıkları topraklara sahip olmak amacıyla hızla harekete geçtiler.


17 Aralık 1918'de İngilizler Antep'e girdiler. 23 Ocak 1919'da Hükümet konağı İngiliz askerlerince işgal edildi. Şehrin ileri gelenleri ve aydınları çeşitli bahanelerle İngilizler tarafından Halep ve Suriye'ye sürülüyordu. İngilizler'in Antep'i işgali yaklaşık bir yıl sürdü. Fransızlar bu duruma tepki gösterdiler. 1919 Eylül'ünde yapılan antlaşmayla İngilizler Musul üzerindeki "Nezaret Hakkı"ndan vazgeçtiler. Önce Suriye'yi sonra Antep, Urfa ve Maraş'ı boşalttılar. Bu defa da Fransızlar 29 Ekim 1919"da Kilis'i, 5 Kasım 1919'da da Antep'i işgal ettiler. İşgale katılan Fransız askerleri arasında bölgeden daha önce göç etmiş Ermeniler de bulunuyordu. Fransızlarla işbirliği yapan Ermeniler Anteplilere büyük zulüm, işkence ve eziyet yaptılar. Antep'i yaktılar, yıktılar ve 1920 yılının girişiyle savaş başlamış oldu.

11 Ocak 1920 tarihinde Büyük Araptar (Yeşilce) köyünde Fransızların yağma ve tecavüz olaylarına karşılık, Türkler Çatalmazı denilen yerde Fransızları kıstırarak savaşa mecbur ettiler. Burada Fransızların pek azı kurtulabildi.

19 Ocak 1920'de Fransız müfrezesi Karabıyıklı'da Karayılan (Molla Mehmet) çetesi tarafından pusuya düşürüldü. Şehir merkezı ve çevresinde daha bir çok çarpışmalar oldu. Ancak dışarıdan hiçbir yardım görmeden tamamen kendi olanaklarıyla 10 ay 9 gün mücadelesini düşmana karşı sürdüren halk açlık ve cephanesizlik sebebiyle 9 şu bat 1921'de Fransızlara teslim oldu. Bu suretle 1 Nisan 1920'de başlayan Gaziantep savunması dost düşman bütün dünyanın hayranlık ve takdirini kazanan kahramanlıklarla 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona ermiştir. Düşman bu süre içerisinde şehre 70.000 mermi atmış, şehir bir kül ve enkaz yığını haline gelmiştir. Antepliler şehirlerinin savunması uğruna 6000'den fazla evladını şehit vermiştir.

Gaziantep Savunması son günlerini yaşarken bu savunmanın olağanüstü anlam ve önemini takdir eden Türkiye Büyük Millet Meclisi 8 Şubat 1921 tarihli toplantısında 93 numaralı kanunla, dünyada başka hiçbir şehre nasip olmayan "GAZİ"lik unvanını vermiştir.

Kaynak-Doğu İllerinde Ermeni Mezalimi. Atatürk Üni.Yay.