4 Şubat 2020 Salı

EFENDİLER! HEPİNİZ MEB’US OLABİLİRSİNİZ! VEKİL OLABİLİRSİNİZ! HATTÂ REİSİCUMHUR OLABİLİRSİNİZ! FAKAT SANATKÂR OLAMAZSINIZ!

1930 yılının Nisan’ındayız. Ankara’da Hamdullah Suphi Bey’in yaptırdığı yeni Türk Ocağı Tiyatrosu’nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada (Marie Bell-Charles Boyer) topluluğu oynamıştı. Hemen arkadaşlarımızla biz başladık. Repertuarımızda Hamlet, Murai, Muhayyel, Hasta gibi klasikler ile Alman, Fransız modern piyesleri vardı. 

Temsillerimiz umduğumuzdan çok ilgi gördü. Gazi Mustafa Kemal Hazretleri de geldi. Halkın gösterdiği rağbet üzerine programı üç gün daha uzattık.

Ayrılacağımızın 11 Nisan 1930 Cuma günü Karpiç lokantasının özel bir salonunda Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Cemal Hüsnü (Taray) Bey sanatçılar şerefine bir öğle yemeği verdi. Bu yemeğin sonuna doğru Maarif Vekilini telefona çağırdılar. Sofraya döndükleri zaman Gazi Hazretleri’nin bizi bu akşam Marmara Köşkü’nde kabul buyuracaklarını müjdelediler.

Marmara Köşkü’nde 11 Nisan 1930 Cuma akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın huzurunda sanatçıların geçirdikleri bu gece Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmıştır.

Gazi, baş başa kaldığımız zaman:

-Siz, benim tâ ateşemiliterlik çağımdan beri memleketimizde görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkânlarınızla hazırlayıp bize getirdiniz, gösterdiniz. Şimdi, ben Devlet Reisi olarak size soruyorum. Hükûmetten ne gibi bir yardım istersiniz?

Benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal’e:

-Bir tiyatro mektebi istiyorum Paşam, diyebildim.

Gazi Hazretleri, hemen, vaktin geç olmasına rağmen, Başvekil (Başbakan) İsmet Paşa’ya haber gönderdi ve çağırttı.

-Paşam sizi rahatsız ettim, fakat mühim bir hususu size arzetmek istiyoruz. Diye beni tanıştırdı. Bana da:

-Haydi, isteğinizi Paşa’ya tekrarlayın. Buyurdular.

-Bir tiyatro mektebi istiyoruz Paşam. Dedim.

O akşam Gazi Hazretleri, hemen bütün erkân ortasında Türk tiyatro sanatçıları için cömertçe dağıttıkları iltifattan sonra söyledikleri nutku şöyle bitirmişlerdi:

-Efendiler!.. Hepiniz meb’us olabilirsiniz!.. Vekil olabilirsiniz!.. Hattâ Reisicumhur olabilirsiniz!.. Fakat sanatkâr olamazsınız!.. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.

Muhsin Ertuğrul

MUZAFFER KILIÇ'IN ANILARINDAN SAMSUN GÜNLERİ

 
Samsun’da altı gün kaldıktan sonra bir alay merkezinin bulunduğu Havza’ya gelmiştik. Fakat alay dağıtılmış, asker sayısı hiç yok denecek kadar azaltılmıştı.
Havza’da Ali Baba’nın oteline yerleştik. Az sonra Havza Belediye Reisi ve Havza ileri gelenleri Paşa’ya hoş geldiniz demek için otele geldiler.

Ertesi akşamda Atatürk, Havza ileri gelenlerinin toplandığı Belediye Reisi İbrahim Cebeci’nin evine gitti.

Atatürk orada toplanan Havza ileri gelenlerine son durum hakkında bilgi vermiş ve “Bu durumu tenkit (tel’in) için bir mevlit okutalım, bir de miting yapalım, halkı aydınlatalım” dediler. Herkesten olumlu cevap alınca tellal ve davullarla bu durum halka duyuruldu.

Cuma günü aziz şehitlerimiz için bir mevlit okutulmuş, şeker olmadığı için İzmir üzümü dağıtılmıştı. Sonra da bir miting yapıldı. Toplanan büyük kalabalığa o yörenin en etkili konuşan hocası Merzifonlu Sıtkı Hoca çok güzel bir konuşma yapmış ve “Güzel İzmir’imizi kurtaracağız” deyince bütün halk, “Kurtaracağız, kurtaracağız!” diye bağırmıştı.

Mitingde konuşmalar yapılırken Atatürk otelin balkonunda paşa elbiseleriyle heykel gibi durmuş onları seyretmişti. Halk, Mustafa Kemal Paşa’ya merakla bakıyor ve onun Çanakkale Muharebeleri’ndeki kahramanlıklarından bahsediyorlardı.

O günlerde Ermeni çeteler her gün bir iki Müslüman Türkü gece baskınlarıyla öldürüyorlardı.

O gün de iki Türkü öldürmüşler ve ölüler Havza’ya getirilmişti. Havzalılar koşarak bunu gelip Atatürk’e anlatmışlardı. Atatürk de onlara sabırlı olmalarını söylemiş, fakat olaylara çok üzülmüş ve kızmışlardı.

Aynı gece yarısı İngilizlerin Sevr Antlaşması gereği Diyarbakır, Malatya, Çukurova bölgelerinden toplattıkları tüfek mekanizmalarının yüklendiği 40-45 katırlık bir konvoyun iki saat kadar uzaklıktaki Cerdek’te gecelediği ve ertesi gün Samsun’a doğru gidecekleri haberi geldi. Bu bilgiyi veren eski alayın tabur komutanlarından Sami ve Kâmil Beylerdi. Korktukları için bu haberi gizli olarak otelci Ali Baba’ya söyleyip gitmişler.

Bu bilgi çok önemliydi. Çünkü tüfek mekanizması mermiyi tüfeğin namlusuna süren küçük bir demir alettir. Bu parçanın olmaması tüfeği kullanılmaz yapar. İngilizler de bunu bildiklerinden işgal ettikleri bölgelerdeki asker tüfeklerini toplama yerine sadece bu tüfeklerin mekanizmalarını alarak binlerce tüfeği etkisiz hale getirmeyi amaçlamışlardı. Bu nedenle toplanan mekanizmalar fevkalade önemli idi.

Atatürk bu haberi duyunca derhal Belediye Reisi İbrahim Cebeci ve Bayram Con Bey’i çağırmamızı emretti. Hemen Ali Baba’yla gece evlerine gidip her ikisini de uykularından uyandırıp otele getirdik.

Atatürk onlara, hemen 8-10 süvari ile gidip çeteci gibi katırları kaçırmalarını fakat hiç kimseyi kesin olarak yaralayıp öldürmemelerini emretti.

O gece bu emir yerine getirilmiş, mekanizma yüklü katırlar kaçırılmıştı.

Ertesi gün bu 40-45 katırın mekanizma yükleri alınmış olarak Samsun’a gidecekleri yerde Havza’ya geldiklerini ve belediyece mezat meydanında satıldıklarını gördük. Bu kadar mekanizma birkaç bin kişiye yetecek kadar silah demektir.

Bu hareketleriyle Atatürk ilk kurtuluş hareketini başlatmış oluyordu. Olayların duyulması Havza’da bomba tesiri uyandırmıştı.

Atatürk bir anda yücelmiş ve çok büyük bir güven kazanmıştı. Herkesin yüzü gülmüş ve bir cesaret gelmişti.

Havza’ya girerken kimsenin dikkatini çekmeyen Atatürk’ü halk Havza’dan ayrılırken uğurlamak için yollara dökülmüş ve Atatürk’ü yakından görmek için otelin önündeki meydanı tıklım tıklım doldurmuştu. (24 Mayıs 1919)

Muzaffer KILIÇ

16 Ocak 2020 Perşembe

LAKAP VE UNVANLARIN KALDIRILMASI 26 Kasım 1934

Atatürk, bir gün o zamana kadar kullanılmaya alışılmış olan “Bey, efendi, hanım, hanımefendi, paşa hazretleri” gibi unvanları kaldırmak için bir yasa taslağını meclise vermişti. Bu sıralarda “BAYÖNDER” adındaki piyesin düzeltilmesiyle uğraşmaktaydı. Atatürk, Bayönder’i bir kez okuduktan sonra ikinci kez gözden geçiriyordu. Yanındakilere bir ara:

- "Bay ne demektir? Biliyor musunuz? dedi. Kişi, saygıya layık insan demektir. Bundan sonra çeşitli zümrelerine ayrı ayrı seslenmeyeceğiz. Erkeklere “Bay” kadınlara “Bayan” diyeceğiz."

Hazır bulunanlardan biri:

- "Peki, bayan hem madam hem de matmazel karşılığı mı olacak? diye sordu."

Atatürk:

- "Bir kadını evlenmeden önce ve sonra iki insan saymak ortaçağ zihniyetidir, dedi. Bugün uygarlık dünyası böyle bir ayırımdan dönmüştür."

Sonra eline kalemi aldı. Bayönder’in birinci sayfasına şu cümleyi yazdı. “Genel olarak erkek için Bay, kadın için Bayan kullanılacak bey, efendi, hanım kalkacak.”

Ertesi günü meclisten çıkan bir yasa tüm unvanları kaldırıyordu. Bay ve Bayan’a gelince. Atatürk:

- "Bunu kanunla emretmeye gerek yok. Bu benim teklifim olarak kalsın. Kararı zaman ve millet verir."

1 Ocak 2020 Çarşamba

HARFLER MARŞI


Yeni Türk harfleri çıktığı zaman, eskiye alışmış olanlar ve bilhassa Anadolu’nun bazı yerlerindekiler, yeniyi pek tabiî olarak, yadırgamamışlardı. İşte o sırada bir akşam, Rusuhi Bey’e telefon ettirmiş, beni çağırtmıştı. Gittim. İlk sözü:

-Yeni (Türk) harfleri benimsemeyenler var. Sen şuna bir marş yapsan... iş daha kolaylaşır...

Düşündüm: A.B.C... diye tutturup, nasıl marş yapayım? Bunu bir şeye benzetmek kolay değil... Fena olursa, bana dudak bükecek... Hemen.

-Paşam, dedim, sizde iştirak ederseniz yaparım...

Herhalde, maksadımı anladı. Güldü:

-Peki!.. dedi.

Derhal piyanonun başına oturdum.

A.B.U.İ... diye bir hava tutturduk, gitti. Marş da bitti.

Tekrar çaldım. Beğendi ve Falih Rıfkı’ya:

-Yarınki gazeteye bu marşı koyun! emrini verdi.

O akşam, tuttu, aşçı, soför, seyis, kapıcı, odacı... Köşkte kim varsa hepsini ve sofra arkadaşlarını topladı, hep birilikte bu yeni marşı meşkettik. Görülecek manzara idi bu... Herkese güzelce belletip öğreninceye kadar tekrar ettik, durduk.

Sabaha karşı köşkten ayrılınca, muavinimi çağırdım. O devirde Yenişehir’deki Kızılay merkezi bahçesinde, her akşam bando nöbet çalardı. Muavinime:

-Al şu notayı...Çabuk yaz, bandoya ver ve hemen meşk etmelerini söyle. Bu akşamki nöbete mutlaka yetiştirsinler. Çalışsınlar... dedim.

Gittim biraz yattım... Öğleyin kalktığım zaman hepsi olmuş, bitmişti. Saat üçe doğru, dört beş talebeyi “Şayet Gazi gelir de, bu yeni marşı dinlerse, siz de söyleyin!” diye bandonun olduğu yere gönderdim. Gazi tahmin ettiğim gibi, tam ikindi vakti, bandonun başına gelmiş, otomobilini durdurmuş, şefe:

-Harfler marşını çalar mısın? demiş.

Marşı henüz bandodan başka kimse bilmiyor, duymamıştır.

Bando şefim:

-Emredersiniz!.. deyişiyle, marş da çalınmaya başlıyor...

Yarı yerde, Gazi, otomobilden inerek, oraya birikmiş halka hitapla:

-Ey ahali!.. Bu yeni marşı, içinizden bilen var mı?

Deyince, bizim talebeler de:

-Var efendim!.. diye ortaya çıkıyorlar.

Gazi memnun:

-Söyleyin bakalım!.. diyor…

Bando tekrar başlıyor, ortalık neşeleniyor, bilmeyenler de kulak kabartarak, marşa katılmak istiyorlar. Gazi de bastonuyla hareketler yaparak, şefe uyuyor… Bir hangamedir kopuyor.

Zannederim, birkaç defa da tekrar edildikten sonra, Gazi:

-Bu, gördüğünüz gibi, bizim harflerin marşıdır. İşte öğrendiniz. Bilmeyenlere de öğretiniz. Hepinizin öğrenip söylemesi vazifedir!.. diyerek oradan pürneşe ayrılıyor.”

Kaynak:Osman Zeki Üngör

ATATÜRK'ÜN SEVDİĞİ YEMEKLER

Atatürk bilhassa Türk yemeklerini severdi. En çok sevdiği fasulye, pilav, yoğurttu.

İnkîlaplar sırasında öyle çalışırdı ki, otuz altı saat masanın başından kalkmadığını bilirim. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık, yanına götürünce, kızar, çıkışırdı:

-Bana bir ayranla bir dilim ekmek ver ve bol da kahve yap! Şimdilik bunlar kâfi, daha öbürlerini yemeyi haketmedim! derdi.

Kaynak: Haluk Durukal

2 Aralık 2019 Pazartesi

ATATÜRK İLE SAKARYA SAVAŞI ANILARI


 Mahmut Esat Bozkurt

1924 yılında önce Ekonomi ve sonra Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt “Atatürk İhtilali” adını verdiği eserinde, Sakarya Savaşı’nın devam ettiği günlere ait bir anısını şöyle anlatmaktadır:

“Atatürk büyük dava sıralarında Çankaya’da küçük bir ev içinde, kör ışıklı bir lamba altında çalışırdı. Altında ikide bir arızalanan eskimiş bir otomobil vardı. Sakarya Savaşları sırasında bir gün attan düştü. Kaburga kemiği kırıldı. Hemen ayağa kalktı. Yüzünü düşmana doğru çevirdi. “Günü gelecek ben de senin kemiklerini kıracağım” diye haykırdı.

Kâzım Özalp

Kâzım Özalp (B.M. Meclisi Başkanı) “Milli Mücadele 1919-1922” isimli eserinde diyor ki:

“Yunanlılar için elim bir durum meydana çıkmıştı. Yunan esirleri, ceplerinde toz ve toprakla karışmış arpa ve buğday tanelerini çıkarıp açlıklarını belli edecek şekilde yiyorlardı. Bizim askerlerimizin merhametten uzattıkları kuru ekmek ve peksimet kırıklarını, minnet ve şükranla kapışıyorlardı. Birkaç ay evvel Bursa’dan, Bilecik’e geçen ve bizim baskınımızla esir alınan düşman kamyonlarında bulunan yerli rumların hediye ettiği çikolata ve bisküviler şimdi bu esirler için birer rüya idi.

Düşmanın kaybı bizden çok fazla idi. Sayısız insan ve hayvan ölüleri birbiri üzerine yığılmış ve bu cesetlerden akan kan, geçtiğimiz yol üzerinde derin ve kırmızı lekeler meydana getirmişti. “Sakarya Muharebesi’nde milletimizin katlandığı fedakârlık ve gösterdiği gayret beşer gücünün üzerindedir. Ancak vatan ve bağımsızlık sevgisi, bu zorluklara karşı koymak kudretini ve cesaretini bize bahşetti...”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Vatan Yolunda” isimli eserinde şöyle diyor:

“Mustafa Kemal Paşa’nın Melhame-i Kübra adını verdiği bu büyük harp sahasını henüz kanları kurumadan evvel ta’vâf edip dolaşacaktım. Gerçi teneffüs ettiğimiz havada barut, duman ve kül kokuyor. Gerçi bastığımız topraklarda kanlar kurumamış ve ateşler sönmemiştir. Bütün ufuklarda düşmanın çiğnemiş ve yakmış olduğu köylerin iskeletleri gözüküyor ve bu iskeletler arasında ıslak paçavralara bürünmüş, birer hayalet haline gelmiş halkın feryatları duyuluyor. Lâkin hangi hayata geliş elemsizdir. Hangi kadın ihtilaçsız (çırpınmaksızın) doğurdu? Hangi dünya asırlarca ateşler içinde kaynamadan hasıl oldu? Elverir ki doğalım ve doğduğunuzu hissedelim.”

Halide Edip Adıvar

Halide Edip Adıvar Kurtuluş Savaşı anılarını kapsayan “Türkün Ateşle İmtihanı” adlı eserinde, Sakarya Meydan Savaşı sırasında Duatepe’nin alınışını şöyle anlatır:

“Muslafa Kemal Paşa’nın muharebeyi idare ettiği siperlere girdiğimde; ‘Gelin Hanımefendi, harbediyoruz, Duatepe’ye hücum ediyoruz’ dedi. Biraz sonra Duatepe alınmıştı. Üstünde bir tek Türk askerinin, güneşin altında, elinde bayrakla ayakta durduğunu gördüm. İşte o an, Türk’ün makus talihinin artık değiştiğini hissettim.”

Kayseri Lisesi

Mezun veremedi ama 62 şehit verdi

Kayseri Lisesi’nin 1920-1921 yılındaki mezuniyet defterinde lise son sınıf talebeleri için, “Cepheye gidip hepsi şehit düştüğünden bu öğrenim yılında okulumuz mezun verememiştir” notu var.

Kayseri Lisesi son sınıf öğrencilerinin tamamının gönüllü olarak gittikleri Sakarya Savaşı’nda şehit düştüğü, bu nedenle okulun 1920-1921 öğrenim yılında mezun veremediği bildirildi. Kayseri Lisesi Müdürü Ömer Güven, 1893 yılında “Kayseri Sultanisi” adıyla eğitime başlayan Kayseri Lisesi’nin Kurtuluş Savaşı’nda önemli görevler üstlendiğini, son sınıf öğrencilerinin Sakarya Savaşı’nda şehit olduğunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bir ara Kayseri Lisesi’ne taşınmasının planlandığını söyledi. Güven, Kayseri Lisesi öğrencilerinin Kurtuluş Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösterdiğini belirterek, şu bilgileri verdi:

62 liseli cephede şehit düştü

“Kayseri Lisesi’nin son sınıf öğrencilerinin tamamı, gönüllü olarak Sakarya Savaşı’na gitmişlerdir. Bir grup öğrenci, Kayseri’de toplanan Kuvayı Milliye gurubuna katılarak 1919 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesi yakınlarındaki Ermeni-Fransız cephesinde düşmana karşı savaşmıştır. Sakarya Savaşı sırasında düşmanın Ankara’ya yaklaşması nedeniyle, tedbir olarak Meclis’in Kayseri’ye taşınması düşünülmüş, Kayseri Lisesi binası içerisine meclis kürsüsü kurulmuş, Meclis’e ait matbaa makineleri de Kayseri’ye getirilmek için kağnılara ve at arabalarına yüklenmiştir.”

Ömer Güven, lise son sınıf öğrencilerinin tamamının ülkesini düşman işgalinden kurtarmak için Sakarya Savaşı’na katıldığını, ancak geri dönemediğini belirterek “Okulumuz kurulduğundan bu yana mezuniyet kütüğü (defteri) düzenlenmiş. 1920-1921 yılında mezuniyet defterine ‘lise son sınıf talebeleri Sakarya Muharebesi için cepheye gidip hepsi cephede şehit düştüğünden bu öğrenim yılında okulumuz mezun verememiştir’ ibaresi yazılmıştır. Genelkurmay Başkanlığı arşivlerindeki kayıtlara göre, 62 öğrencimiz Sakarya Savaşı’na gönüllü olarak gidip, tamamı şehit olmuştur. Onlarla daima gurur duyuyoruz ve iftihar ediyoruz.” dedi.

Cahit Külebi  

Şair Cahit Külebi müfettiş iken geldiği Kayseri Lisesi’nde okul kütüğünü incelerken, 1921 yılında Sakarya Savaşı’na giden öğrencilerin tamamının şehit düştüğünü ve okulun o yıl mezun veremediğini ortaya çıkarmış.


Şerife Bacı

Kastamonu Seydiler Köyü’nden Şerife Bacı

Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu-Ankara yolu, kış aylarında kapanıyordu.

1921-1922 kışı çok sert olmuştu. Ankara yolundaki kafileler arasında donma olayları yalnız kendi çevrelerinde birer destan olurken, bu olayın kahramanlarından birisi de, şehrin kapısı sayılan kışla önüne kadar gelmiş, yani taşıdığı yükünü hayatı pahasına gereken yere ulaştırmıştı.

Bu olay, şehir halkının gözleri önünde cereyan ettiği için herkesi ağlatan Kastamonu Seydiler Köyünden Şerife Bacı’nın şehadete intikal olayıdır.

Aralık 1921’de birdenbire kar bastırmış, yollar kapanmış, cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı.

O gece kar tipisine rağmen sabaha kadar yürüyen ve kışlanın kapısına kadar gelebilen cephane yüklü kağnı arabasının, her nasılsa kafilesinden ayrı olarak, genç bir kadının kışlaya kadar gelebildiği, şehre girmek nasip olmadan şose kenarında sabaha karşı donduğu anlaşılmıştı.

Arabasındaki kıymetli yükün üstüne yorganını örten bu kadının bir elinde övendire olduğu halde, kollarını açarak yorganının üzerine dayanarak kaldığı, görevliler tarafından görülmüştü.

İki çavuş, genç kadının ölüsünü kaldırıp götürecekleri sırada yorganın altından birden bire çığlık kopararak ağlayan bir çocuğun feryadını duyunca şaşırmışlar ve şehit anayı bir yana bırakarak hemen yorganı kaldırmışlardır.

Otlarla sarılmış top mermileri arasında birleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamaya başladığıdır. Cephane ve yavrusu yoluna kendini feda eden bu kahraman anayı arabaya yerleştiren çavuşlar ağlayarak, gün doğarken yola koyuldular.

Öküzler aç ve zayıf olduklarından arabayı çekemediler, bu yüzden çavuşlar öküzlere yardım ettiler.

Bu kutsal yükü gurur ve iftiharla tümen karargahının önüne çektiler. Şehit kadını alaca önlüğünden ve başındaki benli örtüsünden keşfettiler. Seydiler köyünden hemşerilerine gösterdiler, onlar da ana ve çocuğu alarak köylerine götürdüler.

Bu kadın gibi, adları sanları belirsiz ne analar, babalar ve yavrular vardır ki cephane taşırken yol boylarında şehit olmuşlardır.

3 Kasım 2019 Pazar

4 Kasım1922 - İsmet Paşa başkanlığında Türk delege heyetinin Ankara'dan ayrılması.

İsmet Paşa başkanlığındaki TBMM Delegasyonu, Lozan görüşmelerine katılmak üzere, İsviçre'ye hareket etti.