30 Haziran 2010 Çarşamba

YUSUF İZZET PAŞA (1876-1920)

Yusuf İzzet Paşa 1876 yılında Yozgat’ta doğdu. İstanbul'da Darüşşafaka Lisesi'nde öğrenim gördü. Harp okulunu (1896) ve Harp Akademisi'ni bitirdi. Çeşitli yerlerde bölük komutanı olarak bulunduktan sonra 1901-1907 yıllarında kurmay yüzbaşı rütbesiyle 4. Ordu da Hamidiye (Aşiret) Süvari Tümeni Kurmay Başkanlığı yaptı. 1907-1908'de binbaşı ve Kurmay Başkanı olarak Sivas Redif Tümeni'nde, 24. Süvari Alayı'nda ve öğretmen olarak Erzincan Harp okulu'nda görev yaptı. 1908-1911 yıllarında İstanbul'da Genelkurmay 3. Şubesi'nde görevliydi. Daha sonra Yanya Demiryolu Komisyonu Üyesi (1911), Bağımsız Süvari Tümeni Kurmay Başkanı (1912), 3.Kolordu Kurmay Başkanı (1913), 3.Ordu Süvari Müfettişi, 2.Süvari Tümen Komutanı (1914) olarak görev yaptı. Osmanlı-İtalyan ve Balkan Savaşları'nda bulundu. 1915'de Mirliva (Tuğgeneral) oldu.

Yusuf İzzet Paşa, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Kafkasya cephesinde 1O.Kolordu Komutanı, 1.Kafkas Kolordusu Komutanı ve 14.Kolordu Komutanı olarak görev yaptı. 1917 Rusya Devrimi'nden sonra, sürgündeki Kafkasyalıların ve Osmanlı Hükümeti'nin aktif desteğiyle kurulan bağımsız "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti" (11 Mayıs 1918) Hükümeti ile yapılan anlaşma uyarınca Kafkasya’da görev alarak ata yurdunu işgalci güçlerden temizleme ve yeni devleti örgütleme çabalarına katıldı. Kuzey Kafkasya Kolordusu Komutanı ve Askeri Temsilcisi oldu. Dağıstan yöresini Rus kuvvetlerinden temizledi. Fakat Osmanlı Devleti'nin Mondros Ateşkes Antlaşması'nı (30 Ekim 1918) imzalamasından sonra Ata yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

1919'da tekrar 14. Kolordu Komutanı olarak Anadolu'ya geçti. Ege yöresinde Yunan işgaline karşı Kuvayı Milliye güçlerinin örgütlenmesinde emeği geçti. Daha sonra Bolu Milletvekili olarak TBMM'nin ilk dönem toplantılarına katıldı. Yunan saldırısının genişlemesi üzerine tekrar orduya katılarak Batı Cephesi'nde önce İhtiyat Grubu, sonra da 3.Grup Komutanlığı yaptı

Yusuf İzzet Paşa, 15 Nisan 1922 de Ankara’da hayatını kaybetti.

Kaynak-Gnl.Kur.Başklığı

19 Mayıs 2010 Çarşamba

KUTLU GÜN 19 MAYIS KUTLU OLSUN

Günler vardır uluslar için unutulmazdır, arka arkaya çok önemli olayları tetiklemiş asla kaybolmayan izler bırakmışlardır. Türk Milletinin tarihinde böyle günler çok fazladır. 19 Mayıs 1919 bu günlerden en önemlisidir.

1914 yılında başlayarak dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı Avrupa'nın belli başlı ülkeleri arasında cereyan etmiştir. Biz o dönem Alman hayranı birkaç çılgın yöneticinin, Alman oyunlarına kanması sonucu kendimizi bu savaşın içerisinde bulduk. Almanların amacı bizimle düşmanlarının bir bölümünü oyalayarak ordularına harekât serbestliği sağlamaktı.

Türk Ordusu hemen, hemen sürüldüğü bütün cephelerde zaferler kazanırken müttefiklerimizin yenilmesi sonu, savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık ve sonucunda Mondros Mütarekesini imzaladık. Buna göre de; Fransızlar Adana ve Hatay'a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon'a; İtalyanlar Antalya'ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu.

İşte 19 Mayıs 1919 böyle karanlık bir tabloda, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ve Ulusal şahlanışımızın tetiklendiği gündür.

Kutlu olsun 19 Mayıs, kutlu olsun ulusal şahlanış, kutlu olsun kurtuluş.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

6 MAYIS

ALTI MAYIS

Yaşam adlı kavgada.
Üç yenilmez armada.
Hayatın baharında.
Doymadılar Dünya''ya.

Devrime neferdiler.
Güneşe gömüldüler.
O gün göremediniz.
Kıymete mi bindiler.

Bindokuzyüzyetmişiki.
Günlerden altı Mayıs.
Gencecik bedendiler.
Tam üç devrim şehidi.

Deniz, Yusuf, Hüseyin,
Üç güzide hür beyin.
Korkulu rüyyasıdı.
Cuntacı faşistlerin.

Yüreklerinde bir aşk.
Omuzlarında parka.
Hepside yoksuldular.
Can verdiler bu halka.

Ey faşist cuntacılar!
Sizde evlat yokmuydu.
Üç gence kıydınız da,
Ruhunuz huzur buldu.

Unutmadık onları.
Yürek de acıları.
Tarihe gömeceğiz.
Hain cuntacıları.

Yargılansın katiller.
Halka hesap versinler.
Cumhuriyet bekçisi.
Her birimiz bir nefer.

Tüm Dünya''ca biline.
Çeliktir bu yürekler.
Devrimciler ölse bile.
Devrimler durmaz sürer.

MEHMET FİKRET ÜNALAN

1 Mayıs 2010 Cumartesi

YETSİN ARTIK!

Sabah sabah dünyam karardı. Yine kahpece bir pusu, yine karakol baskını ve yine yarım düzine şehit ve ağır yaralı canımız ciğerimiz! Yine YURDUN çeşitli köşelerinde sönen ocaklar ve parçalanan yüreklerimiz.

Asker namlunun ucunda ve engel olunmaz bir biçimde gün aşırı şehit verirken, hükumet askerle uğraşıyor. El ele verip asker üst yönetimi ve siyasi otorite, devletin bekası adına önlem alacaklarına bir taraf aylardır intikam peşinde diğer taraf savunmada; kısır bir döngüdür gidiyor, basanın da yanına kalıyor!

Aklım almıyor, gerçekten beynim durdu. İzmir seri katili çok kısa sürede derdest edilirken, DEVLET kolluk kuvvetleri ile artık bu düzeye gelmişken, bu kahpenin evlatlarının nasıl yanlarına kalıyor?

Her buna benzeyen kahpelikten sonra; "takviyeler sevk ediliyor, temas sağlanıyor" da sonra ne oluyor?

Sormaya dilim varmıyor ama, kendim için mecburum soracağım! Bu biz miydik Çanakkale'de; bu biz miydik Kurtuluş Savaşında yedi düveli dize getiren. Gerçekten şimdi bu biz miyiz? Ve şimdi barzaniyi karşılamaya hazırlanıyoruz.

Hoş geldin barzani hoş geldin zira biz ölmüşüz!

25 Nisan 2010 Pazar

25 NİSAN 1915 57 nci Alay Günü

İtilaf Devletleri'nin, Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal ünlü 57 nci ALAY ile düşmanı önleyerek durdurdu!

Ruhun şad olsun büyük devlet adamı, büyük komutan, nadide insan!

Ruhunuz şad olsun bu savunmada son neferine kadar şehit olan57 nci Alay mensupları.



Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy