19 Temmuz 2018 Perşembe

MUSTAFA KEMAL VE MİLLİ İRADE

Erzurumlu Cevat Dursunoğlu kaleminden Mustafa Kemal ve Milli İrade;

Onları (büyük adamları) da tam kavramak için her yönlerinden görülmeleri gerekmektedir. Halbuki biz Mustafa kemal’i çok defa yalnız bir yönünden görürüz. Onda her şeyden önce büyük bir irade adamı görmeye alışmışızdır. Hakikatte bu onun ilk göze çarpan vasfıdır. Onda bu vasfı o kadar kuvvetlidir ki; pek çoğumuz onun bu vasfı,yani iradesinin kuvveti karşısında milli iradenin ikinci plana düşmüş olduğunu sanırız. Bu görüşte büyük bir aldanma payı vardır. Bu da onu tek cepheden cephesiyle görmek itiyadından (alışkanlığından) doğmaktadır. Halbuki o bütün ömründe her şeyden ziyade milli iradeye boyun eğmiş ve umumi efkarı gözetmiştir. Onun bu tarafını göremediğimizin başlıca sebebi çok defa küçük bir zümrenin isteğini umumi efkarın (kamuoyunun) bir tecellisi (belirtisi) sanmamıza karşı, onun bu iki kavramı bir birinden ayırabilmesindeki derin sezişidir…

Ben, onun bu husustaki sezişine ve bu kavram üzerindeki şiddetli ısrarına Müdafaa-i Hukuk’un ilk Erzurum Kongresinde iki defa yakından şahit olmuştum…

Bunlardan birincisi, sonradan “Milli Misak”ımıza temel olan Müdafaa-i Hukuk Nizamnamesi’nin tartışmalarında ileri sürülen bir önerge, ikinciside bu kongrenin yayınladığı beyannamenin sekizinci maddesi tespit olunurken yapılan tartışmadır.

Bu önerge kurulacak olan Müdafaa-i Hukuk teşkilatında vilayetlerde valilerin, kazalarda kaymakamların başkan, askerlik dairesi işlerinin ikinci başkan olmalarını ve bu hükümlerin nizamnameye böylece konulmasını istiyordu. Böyle bir önergenin bir halk toplantısı olan bu kongreden çıkmasına imkan olmamakla beraber bazı arkadaşlar bunun Mustafa Kemal Paşa’nın telkiniyle yapılmış olduğunu tahmin ederek karşılamayı ve bu önergeyi daha Nizamname Komisyonunda reddetmeyi kararlaştırmışlardı. Bu önergeden haberdar edilen Mustafa Kemal Paşa derhal komisyona koştu. Önerge sahibi fikrini müdafaa ediyordu. İlk karşı sözü Mustafa Kemal Paşa aldı. Kurulması istenilen teşkilatın bir halk işi olduğunu ve bu önergenin memlekette milli iradeyi ilk hedef olarak kabul etmiş olan Müdafaa-i Hukuk’un daha şimdiden temelini yıkmak olduğunu ve bizim tek dayanağımızın memleket halkı bulunduğunu açıkladı. Mustafa Kemal’in karşılarında olmayıp yanlarında bulunduğu gören arkadaşlar ferahlamışlar ve teşkilat, halkın malı olarak kalmıştı.

İkinci tartışma beyannamenin “Milletlerin kendi mukadderatını bizzat tayin ettiği bu tarihi devirde…” diye başlayan sekizinci maddesinin tespitinde yapılmış ve padişahtan derhal Meclis-i Mebusan’ı toplamayı isteyen hükmü bir kısım arkadaşlarımız ağır görmüşlerdi. Bu itirazlara ilk karşı koyan gene Mustafa Kemal Paşa oldu. Uzun bir konuşmadan sonra bu maddenin yazılmasını kendi üstüne aldı ve beş on dakika sonra şu metni verdi:

“8- Milletlerin kendi mukadderatını bizzat tayin ettiği bu tarihi devirde, hükümeti merkeziyemizin (merkezi hükümetimizin) de iradei milliyeye (milli iradeye) tabi (bağlı) olması zaruridir. Çünkü iradei milliyeye gayri müstenit (dayanmayan) her hangi bir heyeti hükümetin (hükümet kurulunun) indî (kendine göre) ve şahsi mukarreratı (kararları) milletçe mutağ olmadıktan (uyulmadıktan) başka haricen de muteber (geçerli) olmadığı ve olamayacağı şimdiye kadar mesbuk efal (olaylar) ve netayiç (sonuçlar) ile sabit olmuştur. Binaenaleyh (bu nedenle) milletin içinde bulunduğu hali zacret (sıkıntı) ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat tevessülüne (başvurmasına) hacet kalmadan hükümeti merkeziyemizin (merkezi hükümetimizin) Meclis-i Milli’yi hemen ve bilaifatei zaman (zaman kaybetmeksizin) toplaması ve bu suretle mukadderatı millet ve memleket hakkında ittihaz edilecek bilcümle (bütün) mukarreratı (kararları) Meclis-i Millinin murakabesine (denetimine) arz etmesi mecburidir.”

Bu defa eski metin daha şiddetlendirilmiş, üstelik “milletin içinde bulunduğu hali zacret (sıkıntı) ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat tevessül edeceği (başvuracağı)” ilave edilerek Saray milli bir ihtilalle tehdit olunmuştu. Bu, onun Türk milletine ve onun iradesine inancını ve güvenini kesin olarak ifade ediyordu.

Cevat DURSUNOĞLU
Pazar Postası Gazetesi 11 Kasım 1951

4 Temmuz 2018 Çarşamba

ATATÜRK'ÜN TİYATRO SANATCILARI İÇİN OKUL KURMA EMRİ

“1930 yılının Nisan’ındayız. Ankara’da Hamdullah Suphi Bey’in yaptırdığı yeni Türk Ocağı Tiyatrosu’nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada (Marie Bell-Charles Boyer) topluluğu oynamıştı. Hemen arkadaşlarımızla biz başladık. Repertuarımızda Hamlet, Murai, Muhayyel, Hasta gibi klasikler ile Alman, Fransız modern piyesleri vardı.

Temsillerimiz umduğumuzdan çok ilgi gördü. Gazi Mustafa Kemal Hazretleri de geldi. Halkın gösterdiği rağbet üzerine programı üç gün daha uzattık.

Ayrılacağımızın 11 Nisan 1930 Cuma günü Karpiç lokantasının özel bir salonunda Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Cemal Hüsnü (Taray) Bey sanatçılar şerefine bir öğle yemeği verdi. Bu yemeğin sonuna doğru Maarif Vekilini telefona çağırdılar. Sofraya döndükleri zaman Gazi Hazretleri’nin bizi bu akşam Marmara Köşkü’nde kabul buyuracaklarını müjdelediler.

Marmara Köşkü’nde 11 Nisan 1930 Cuma akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın huzurunda sanatçıların geçirdikleri bu gece Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmıştır.

Gazi, baş başa kaldığımız zaman:

-Siz, benim tâ ateşemiliterlik çağımdan beri memleketimizde görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkânlarınızla hazırlayıp bize getirdiniz, gösterdiniz. Şimdi, ben Devlet Reisi olarak size soruyorum. Hükûmetten ne gibi bir yardım istersiniz?

Benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal’e:

-Bir tiyatro mektebi istiyorum Paşam, diyebildim.

Gazi Hazretleri, hemen, vaktin geç olmasına rağmen, Başvekil (Başbakan) İsmet Paşa’ya haber gönderdi ve çağırttı.

-Paşam sizi rahatsız ettim, fakat mühim bir hususu size arzetmek istiyoruz. Diye beni tanıştırdı. Bana da:

-Haydi, isteğinizi Paşa’ya tekrarlayın. Buyurdular.

-Bir tiyatro mektebi istiyoruz Paşam. Dedim.

O akşam Gazi Hazretleri, hemen bütün erkân ortasında Türk tiyatro sanatçıları için cömertçe dağıttıkları iltifattan sonra söyledikleri nutku şöyle bitirmişlerdi:

-Efendiler!.. Hepiniz meb’us olabilirsiniz!.. Vekil olabilirsiniz!.. Hattâ Reisicumhur olabilirsiniz!.. Fakat sanatkâr olamazsınız!.. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.”(1)

Muhsin Ertuğrul

11 Nisan 1930 Cuma

ATATÜRK DOĞRU KONUŞANLARI SEVERDİ

Orman mühendisi olarak Kastamonu bölgesinde çalışıyordum. Atatürk 1924 tarihinde Kastamonu’ya geldiğinde vilayette bir toplantı yapmışlar ve her dairenin müdür ve ileri gelenlerine, “Cumhuriyetin ilanından sonra ne gibi aşamalar ve ilerlemeler oldu, eksiklerimiz nelerdir, sonuçları nasıldır?” gibi sualler sorarak cevap istemiş ve noksanlıkları tespite çalışmışlardı.

Fakat toplantıda her yetkili ayağa kalkıp ciddiyetten uzak bir şekilde Cumhuriyet dönemini övüyor, eskiden halimiz yürekler acısıydı, perişandık gibi dalkavukça ifadelerle Cumhuriyet devrini methedip, övgüler yağdırıyorlardı.

Önceleri Atatürk bu konuşmaları ciddiyetle dinlerken sonraları üzüntülerini her hallerinden belli etmeye başlamış ve memurlara aynı sualleri alay ederek tekrar tekrar sorup, onlara aynı şeyleri tekrar tekrar anlattırmıştı. Fakat her hallerinden üzüldükleri ve kızdıkları belli oluyordu.

Sıra bizim Orman Baş Müdürü Avni Bey’e geldi. Avni Bey çok zeki, akıllı ve konuşmaları olsun, hareketleri olsun çok kontrollü bir kişiydi. Durumu hemen fark etti. Sualler kendisine yöneltilince gayet soğukkanlı bir şekilde, “Paşam,” dedi, “inanın eskiden personelimizin bir kısmını tanımazdık. Zamanında aylıklarını veremezdik. Şimdi bütün personelimizi tanıyor, biliyor ve hak ettiklerini zamanında ödeyebiliyoruz. Fakat bir çok eksikliklerimiz var,” diye bütün eksiklikleri sıraladı. Sonra da konuşmasına şöyle devam etti:

“Paşam, ormancılıkta emeğin meyvesi kısa zamanda alınmaz. Bizler elimizden geldiği kadar çalışıyoruz. Bu çalışmaların meyvelerini görmek için uzun bir zamana ihtiyaç var. Öyle zannediyorum ki, ileride iyi haberler vereceğiz, kalıcı ve güzel eserler sayılacak bir çalışmanın başlangıcındayız. Şimdiden kesin bir şey söylemek mümkün değildir.” diyerek bağladı.

Bu konuşma Ata’nın çok hoşuna gitmiş, bütün söylenen eksiklikleri tek tek not ettirmiş ve Ankara’ya gittiklerinde bu noksanlıkları yerine getirmeye çalışmışlardı. Daha sonraları Atatürk, bu sözü ve özü doğru olan Avni Bey’i unutmamış, merkeze aldırmışlardı. Avni Bey, orada da ciddi çalışmalar yaparak Türk ormancılığına unutulmayacak hizmetler ve eserler vermiştir.

Prof. Dr. Abdulgafur Acatay

19 Haziran 2018 Salı

ATATÜRK'ÜN ANLATIMIYLA SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Düşman ordusu 23 Ağustos 1921’de ciddi olarak cephemize temas ve saldırıya başladı. Bir çok kanlı ve bunalımlı safhalar, dalgalanmalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma çizgimizin bir çok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.

Meydan muharebesi 100 kilometrelik cephe üzerinde geçiyordu. Sol kanadımız Ankara’nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun cephesi, batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara’ya iken kuzeye verildi. Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiç sakınca görmedik. Savunma çizgimiz bölüm bölüm kırılıyordu. Fakat hemen arkasından, kırılan her bölüm en yakın bir mesafede yeniden kuruluyordu. Savunma çizgisine çok ümit bağlamak onun kırılması ile, ordunun büyüklüğüyle orantılı uzun mesafe geriye çekilmek nazariyesini kırmak için memleket savunmasını başka bir biçimde ifade ve bu ifademde ısrar ve şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum.

Dedim ki: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurup muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda olduğunu gören birlikler ona bağlı olamaz. Bulunduğu yerde sonuna kadar kalmak ve direnmek zorundadır.”

İşte ordumuzun her ferdi bu sistem içinde, her adımda en yüksek fedakarlığını göstermek suretiyle düşmanın üstün kuvvetlerini yok ederek yıpratarak sonunda onu, saldırısını sürdürme yetenek ve gücünden yoksun bir hale getirdi.

Muharebe durumunun bu safhasını hisseder etmez hemen özellikle sağ kanadımızla Sakarya Nehri doğusunda, düşman ordusunun sol kanadına ve ardından cephenin önemli bölümlerinde karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya Nehri’nin doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Bu suretle 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bu günler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün, yirmi iki gece aralıksız devam eden Sakarya Melhama-i Kübrası (Büyük Meydan Muharebesi) yeni Türk devletinin tarihine, cihan tarihinde pek az olan büyük bir meydan muharebesini kaydetti.

Kaynak: Kemal KARA, Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, İstanbul 2008, s.160

15 Haziran 2018 Cuma

RAMAZANDA ATATÜRK

 
 Ramazanların Atam için çok büyük önemi vardı. Ramazan gelir gelmez incesaz heyeti Çankaya Köşkü'ne giremezdi. Beni çağırır, Kur'an-ı Kerim'den bazı sureler okuturlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşuyla dinlerlerdi. Ruhen çok mütelezziz olduğu her hâlinden anlaşılırdı.

Bir ramazan günü Atatürk beni huzuruna davet etti. Su­re–i Yusuf'tan bir sahife okumamı söyledi ve okudum. Atatürk derin bir müşahedeye vardı. Pek sevdiği Süleyman Çelebi'nin mevlidinin Veladet Bahri bölümünü okumamı söyledi. Okudum. Çok mütehassis oldular.

Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Velî ve Zincirlikuyu Camilerinde şehitlerimizin ruhlarına Hatm-i Şerif okumamı emrederlerdi.

Büyük Atatürk birçok vesilelerle şöyle demiştir: ‘Mukaddes mihrabı, cehlin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir.' Camileri ibadet için olduğu kadar, düşünmek, meşveret etmek için de birer mukaddes yer olarak telâkki ederdi.

Peygamber Efendimizden büyük takdirle bahsederlerdi. ‘Hazret-i Peygamberin zaman-ı saadetlerinde' diye saygı kelimeleri kullanırlardı.

İran Şahı Pehlevi, ziyarete gelmişlerdi. Beni huzurlarına çağırdılar. Şah Hazretlerine ‘Benim Hafızımdır' diye takdim ettiler ve yanlarına oturttular. Şah Hazretlerine Kerbela şehâdetine ait bir mersiye okuyunuz' dediler. Mersiyeyi Isfahan makamında okudum…”

Şükrü Naili (Gökberk) Paşa vefat etmişti. Bu haberi duyar duymaz çok üzüldüler. Kabrinin başında bir Yâ­sin okumamı istediler. mevlit okunurken "Göklere çıktı Mustafa" denildiğinde gözlerinden yaşlar süzülürdü.

Kaynak: Hafız Yaşar Okur anılarından alıntıdır.


2 Haziran 2018 Cumartesi

ÇANKAYA'DA ÇOCUKLARLA SOHBET


İki kardeş okul dönüşü annelerinden izin alarak sık sık Atatürk’ün köşkünün etrafında gezinip dururlarmış.

Öğretmeni Ayşe’ye o gün yurdumuzun düşmanlardan kurtarılması için Ata’nın emrinde milletçe nasıl çok çalışıldığını anlatmıştır. İçinde bulunduğumuz ortamın nasıl meydana getirildiğini öğrenen Ayşe, kardeşi İsmet’i de alarak her zaman olduğu gibi belki Atatürk’ü görürüz diye köşkün etrafında gezip dururlar.

Tesadüf aynı gün, yaveri ve arkadaşlarıyla bir gezinti yapan Atatürk, Ayşe ile kardeşinin köşkü seyrettiklerini görünce yanlarına yaklaştı.

- Adın ne senin yavrum.

- Ayşe.

- Senin adın ne yavrum.

Ayşe’nin kardeşi hemen cevap verdi.

- İsmet.

- Niçin burada dolaşıyorsunuz?

- Sizi görmek istedik efendim.

- Peki ben kimim? Beni niçin görmek istediniz?

İki kardeş bir ağızdan

Gazi Mustafa Kemal Paşasınız.

Atatürk ve yanında kiler gülümsediler.

- Benzettiniz çocuklar ben gazi değilim.

Yine iki kardeş bir ağızdan

- Siz Gazisiniz.

- Peki nereden bildiniz?

Çocuklar aynı ağızdan gür bir sesle,

Çünkü size hiç kimse benzemez.

- Ayşe sen okuyor musun?

- Evet beşinci sınıftayım.

- İsmet sen kaçıncı sınıftasın?

- Üçüncü sınıftayım.

- Ayşe sen ne olmak istiyorsun?

- Öğretmen olmak istiyorum efendim. Öğretmenler yurtlarına yararlı insanlardır. Biz her şeyi öğretmenden öğreniriz. Sizi de öğretmenimiz tanıttı.

- Evet yavrum, biz her şeyimizi öğretmenlere borçluyuz. Beni de öğretmenim Gazi yaptı. Peki İsmet sen ne olmak istiyorsun?

- Asker olacağım. Çünkü sizi çok seviyorum. Yurduma saldıran düşmanın kafasını kıracağım.

Atatürk iki kardeşi bağrına bastı sevdi ve okşadı.

- Aferin çocuklar.

Yanındaki arkadaşlarına dönerek:

- Evet! Milletin bağrından tertemiz bir nesil yetişiyor. Eserimizi bunlara gözümüz arkada kalmadan bırakabileceğiz. Şimdi çok huzurluyum! derken gözleri yaşardı.

Kaynak: atam.gov.tr

23 Mayıs 2018 Çarşamba

SAKARYA MEYDAN SAVAŞI

Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), Sakarya Meydan Muharebesinin nasıl yapıldığını Nutuk’ta Şöyle Anlatıyor:

“... 12 Ağustos 1921 günü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı’ya cephe karargâhına gittim.

Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle gerekli tedbirleri aldırdım ve yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar görüşümüzü doğruladı. Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921’de ciddi olarak cephemize doğru ilerlemeye başladı ve taarruza geçti. Birçok kanlı, bunalımlı safhalar ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.

Meydan muharebesi yüz kilometrelik cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız, Ankara’nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara’ya iken kuzeye çevrildi. Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik. Savunma hatlarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat kırılan her kısmın yerine en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma hattı kuruluyordu. Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek için memleket savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki:

Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.”

Mustafa Kemal (ATATÜRK), 19 Eylül 1921’de, kesin sonucun belli olduğu günlerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden Sakarya Muharebesi’nin cereyan tarzını bütün ayrıntılarıyla anlattıktan sonra, bu savaşın niteliği ve Türk ordusunun komutan, subay ve erleri hakkındaki görüşlerini şöyle anlatıyordu:

“...Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakarya’da kazanmış olduğu meydan Muharebesi, pek büyük bir meydan Muharebesidir. Savaş tarihinde, benzeri belki olmayan bir meydan savaşıdır. Bundan dolayı ordumuzun savaş tarihine bir örnek bahşeden bu zaferi kazanmış olması itibarıyla, yüce heyetinizi tebrik ederim.

Bu parlak zaferin yapıcısı olan kimseleri, yüksek huzurunuzda ve bu kürsüden büyük hürmet ve takdirlerle anmayı bir vicdan borcu sayarım. Genelkurmay Başkanımız Fevzi Paşa Hazretlerinin bu meydan savaşında yaptığı hizmet, pek büyük bir övgüye layıktır. Pek değerli, erdemli ve kıymetli olan bu büyük adam, savaş meydanlarının hemen her noktasında, gece ve gündüz hazır bulunmuş ve pek isabetli ve değerli tedbirlerini yerinde, gerekenlere bildirmiş ve daima gönül ferahlatan, moral yükseltici öğütler vermiştir. Kendisinin olağanüstü hizmetleri takdirlere ve alkışlara layıktır.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa Hazretleri, derin bir zeka, yorulmaz bir azim, iman ve yetenekle, gece gündüz harekâtın en ufak noktasına varıncaya kadar etkili olmuş ve olağanüstü bir görüşle ordusunu sevk ve idare ederek bu başarıya ve zafere ulaştırmıştır.

Diğer grup ve kolordu ve tümen ve alay komutanların her biri, diğeriyle yarışırcasına, fedakârlık ve beceriklilik göstermişlerdir. Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyleyecek söz bulamam; yalnız ifadede isabet edebilmek için diyebilirim ki bu savaş, subay savaşı olmuştur. Bu nedenle subay arkadaşlarımın, en ufak rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar değer ve fedakârlıklarını bütün kalp ve vicdanımla ve takdirlerle anarım.

Erlerimizi, her türlü övgüye layık görürüm. Zaten bu milletin evladı, başka türlü düşünülemez. Bu milletin evlatlarının fedakârlıkları, kahramanlıkları için birim bulunamaz. Erlerimiz hakkında yeni bir şey ilave etmek isterim: Kahraman Türk askeri, Anadolu savaşlarının anlamını öğrenmiş, yeni bir ülkü ile savaşmıştır. Böyle evlatlara ve böyle evlatlardan oluşmuş ordulara sahip bir millet, elbette hakkını ve istiklalini bütün anlamıyla korumayı başaracaktır. Böyle bir milleti bağımsızlıktan yoksun bırakmaya kalkışmak hayal ile uğraşmaktır...”

Kaynak: atam.gov.tr