Cumhuriyetin Onuncu yıldönümü münasebetiyle, Ankara’daki o zamanın en büyük yapılarından, muhteşem Ziraat Bankası merkezinde, büyük bir balo veriliyordu.
Bankanın davetlisi olarak gelmiş yüzlerce mebus, memur, tüccar ve her sınıfa mensup erkek, kadın muazzam bir kalabalık, bedava büfelerde yiyip içerek, neşe ve şetaret içinde, caz sesleri ile çınlayan geniş holde dans edip duruyorlardı. Saat 22’ ye doğru, birden bire:
-Gazi geliyor!..
Sesleri ile ortalık karıştı.
Herkes, onu karşılamaya koştu.
Gazi, her zamanki mütebessim çehresi ile göründü, maiyetinde Ruşen Eşref, Afet Hanım ve saireleri ile birlikte, ağır ağır ilerleyerek, alkışlarla kendisini selamlayanlara, iltifatlar ede ede, içeri girdi.
Caz susmuş, dans durmuştu. Tarif edilmez bir heyecan ve coşkunlukla kaynaşanlar arasında, büsbütün kaplarına sığamayanlar, Gazi’nin oraya, nihayet huzuriyle şeref vererek, samimi bir hava içinde hoşça bir vakit geçirmeye geldiğini unutmuşlar gibi, hitabelere başladılar.
Sandalyelerin üstüne çıkarak, ona hitaben; sevgi ve saygılarını ilanla, içlerini dökmeye başlayanlar meyanında, lafı uzatarak, zemin ve zamana uymayacak mevzulara dalanlar da görülünce, Gazi sinirlenir gibi oldu, ve sesini yükselterek:
-Bu böyle olmaz!.. Herkes söylüyor, sözler birbirine karışıyor. İçinizden birini seçin de konuşmak isteyenlere sıra ile, o söz versin… dedi.
-Sizi seçtik… Sizi!.. diye cevap verdiler…
-Öyle ise… açılın… Meydanı boş bırakın!..
Diyen Gazi, etrafını sarmış olan kalabalığı bir nizama koyup ferahlayınca, konuşmak isteyenleri, birer birer, hemen kaşla göz arasında kuruluvermiş olan kürsüye davet etmeye başladı.
İlk kürsüye çıkanlardan, Ziraat Bankası mensubu olduğu anlaşılan biri, bermutat lafı uzatarak, nihayet bu bankayı göklere çıkarırcasına methe koyulunca, Gazi kendini tutamadı:
-Yooo!.. diye sözünü kesti. Ziraat Bankası’nın hizmetlerini kimse inkar edemez ama, bu kadar da değil… Bakın… Bu muazzam banka sarayının köylüler tarafından yapıldığını hep biliyoruz ama, bu bankanın henüz bir tek köylü olsun böyle mamur ve müreffeh bir hale getirdiğini görmedik…
Gazi’nin, belki de, laf ebeliğine hevesli bazılarının, balonun neşe ve şetaretini ihlal edecek bir nutuklar curcunasına teşebbüslerini önlemek maksadıyla vaki olan bu müdahalesi, artık nutuklardan vazgeçilerek, eğlenceye devamı ihtar mahiyetinde olduğu halde, bunu anlamayarak, söz isteyenler eksik değildi.
Bu suretle, kürsüye çıkan bir genç de, şöyle söze başladı:
-On dört milyon vatandaş namına hitap ederken…
Gazi bunun da sözünü kesti:
-Hayır… O kadar az değil…
-Yirmi beş milyon vatandaş…
-O kadar da çok değil… Fakat… diye umuma hitaben Gazi:
-Fakat… bu genç çocuğa, bütün millet namına konuşmak salahiyet ve hakkını kim verdi?
Deyince, delikanlı, onun huzurunda böyle patavatsızca konuşmanın imkanı olmadığını idrak ederek, süklüm püklüm kürsüden çekildi. Ama, hala “susmak” lazım geldiğini bir türlü anlamayanlar vardı. Bu seferde başka biri kürsüde göründü ve Gazi’ye şöyle hitap etti:
-Sen, Türk tarihinin en büyük adamısın! Maziden miras kalan bütün kötülükleri yıktın. Millet sana minnettardır. Ancak, bir de bürokrasi denen musibeti ortadan kaldırmış olsaydın…
Gazi’nin her zaman samimiyetle ışıldayan mavi gözlerinde, birden bire sanki şimşekler çaktı. Elini kaldırarak:
-Dur!.. dedi. Yaşı itibariyle hiçbir memuriyette bulunmadığı muhakkak olan bu genç, görülüyor ki, şikayet mevzuu yapmak istediği şeyin ne olduğunu bile bilmiyor. Bürokrasi demek, nihayet devlet idaresi demektir. Onun şikayet etmek istediği, fakat ismini bilemediği şey ise papörasi, yani kırtasiyeciliktir ki, biz onu çoktan tarihe göndük.
Bu delikanlı da, tam manasıyla ve hakikaten hak ettiği gibi ağzının payını aldıktan sonra renkten renge girerek, sessizce çekilip gitti…
Fakat, hala Gazi’nin “Artık hitabelerden vazgeçilmesini” istediğini anlamayanlar yok değildi. İşte bir de bahriyeli kürsüye çıktı:
-Bu memleket gençliği… diye, hararetle konuşmaya başlıyor ve Türk gençliğinin, memleket aşkı ile yanan yüreğinin safiyetini, berraklığını, Gazi’ye de ne kadar bağlı olduğunu pek güzel anlatırken, birden bire sapıtarak; “Bütün bunlara rağmen bu gençliğin ihmal edilmekte olduğunu” iddiaya kalkıyor ve nihayet, dönüp dolaşarak, sözü kendi şahsına getirip, hala terfi ettirilmediğinden şikayet ediyordu.
Bu manasız şikayet faslına gelinceye kadarki uzun sözlerini, sabır ve sükunetle dinleyen Gazi, laf, terfi ettirilmediği mevzuuna gelince, artık sabrı tükenerek:
-Sus!.. diye bağırdı. Asla gençliği ihmal eden yoktur. Elbette bütün gençlerle teker teker meşgul olamam. Ben ancak gençliğin başında bulunanlarla görüşürüm ve daima görüşürüm. Hem sen… Baksana yüzbaşısın!..Türkiye’de yüzbaşı olmak için, orta, lise, yüksek tahsil mecburiyeti olduğuna, bir de laekal on beş senelik bir zamana mutavakkıf bulunduğuna, ondan sonra da yine senelerce kıtada hizmet lazım geldiğine göre; yaşın kaç ki, yüzbaşılığı az buluyorsun?.. Çocuk!..şükret ki, yüzbaşısın.
Feridun KANDEMİR
3 Şubat 2019 Pazar
ATATÜRK'ÜN ÖĞÜDÜ
Atatürk’ün, 2 Eylül 1928 de Gelibolu ve 24 Aralık 1930 da Edirne Kız Öğretmen Okulu’nu ziyaretlerinde O’na çiçek sunan ve Atatürk’ün isteği ile tarih öğretmeni olup, İkinci Türk Tarih Kongresi’ne Gelibolu Ortaokulu tarih öğretmeni olarak katılan Refet Angın anlatıyor:
20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresi’nde delege olarak bulunuyordum.
Dolmabahçe Sarayı’nda kongre çalışmaları devam ederken Afet İnan hanım, beni, bir gün Atatürk’e şöyle tanıttı:
-"Size, çiçeği burnunda bir tarih öğretmeni tanıtmak istiyorum."
Atatürk, bu söz üzerine dedi ki:
-"Çocuk, sen geç kalmışsın; ben, onu tanıyorum."
Ben de:
-"Paşam, ben emrinizi yerine getirdim ve tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim, "dedim.
Atatürk:
-"Bak, öğretmen olmak kâfi değil; görev şimdi başlıyor. Şunu iyi bil ki, çok iyi öğretmen olacaksın. Çok okuyacaksın. Sen, zaten okuyorsun; ama, daha çok okuyacaksın. Talebelerini, çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğreteceksin. Ve bu arada Çanakkale Savaşlarını sakın unutma!" dedi.
Ben:
-"Efendim, biliyorsunuz, ben Geliboluluyum," dedim.
Atatürk:
-"Evet, biliyorum. Bak, çocuk; bunu neden söylüyorum? Bizi, bu günlere getiren Çanakkale Savaşlarıdır. Ezkaza biz onu kaybetse idik, bugün hür dünya camiası yoktu," diye konuşmasına devam etti.
Ben ise:
-"Tamam, Paşam! Emredersiniz! "şeklinde karşılıklar veriyorum.
Atatürk, sözlerine şunları da ekledi:
-"Bak, çocuk; sana bir şey daha söyleyeceğim. İnkılâpları ve ilkeleri yaşatacaksın. Gerektiğinde mücadele edeceksin. Sakın ha, unutma!"
Ben:
-"Paşa’m, nasıl unuturum? Cumhuriyeti nasıl kazandık? Siz, Yüce Kahraman Atatürk’sünüz," diye cevap verdim.
Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:
-Biliyorum; ama, yine de unutma diyorum!"
Kaynak: Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk 1928-1938, Cilt:II, s.877-878
20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresi’nde delege olarak bulunuyordum.
Dolmabahçe Sarayı’nda kongre çalışmaları devam ederken Afet İnan hanım, beni, bir gün Atatürk’e şöyle tanıttı:
-"Size, çiçeği burnunda bir tarih öğretmeni tanıtmak istiyorum."
Atatürk, bu söz üzerine dedi ki:
-"Çocuk, sen geç kalmışsın; ben, onu tanıyorum."
Ben de:
-"Paşam, ben emrinizi yerine getirdim ve tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim, "dedim.
Atatürk:
-"Bak, öğretmen olmak kâfi değil; görev şimdi başlıyor. Şunu iyi bil ki, çok iyi öğretmen olacaksın. Çok okuyacaksın. Sen, zaten okuyorsun; ama, daha çok okuyacaksın. Talebelerini, çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğreteceksin. Ve bu arada Çanakkale Savaşlarını sakın unutma!" dedi.
Ben:
-"Efendim, biliyorsunuz, ben Geliboluluyum," dedim.
Atatürk:
-"Evet, biliyorum. Bak, çocuk; bunu neden söylüyorum? Bizi, bu günlere getiren Çanakkale Savaşlarıdır. Ezkaza biz onu kaybetse idik, bugün hür dünya camiası yoktu," diye konuşmasına devam etti.
Ben ise:
-"Tamam, Paşam! Emredersiniz! "şeklinde karşılıklar veriyorum.
Atatürk, sözlerine şunları da ekledi:
-"Bak, çocuk; sana bir şey daha söyleyeceğim. İnkılâpları ve ilkeleri yaşatacaksın. Gerektiğinde mücadele edeceksin. Sakın ha, unutma!"
Ben:
-"Paşa’m, nasıl unuturum? Cumhuriyeti nasıl kazandık? Siz, Yüce Kahraman Atatürk’sünüz," diye cevap verdim.
Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:
-Biliyorum; ama, yine de unutma diyorum!"
Kaynak: Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk 1928-1938, Cilt:II, s.877-878
5 Ocak 2019 Cumartesi
ATATÜRK VE ÇOBAN
Atatürk arada bir güzel havalarda kırlara çıkmaya severdi. Bir arabaya atlar, bir süre gittikten sonra arabadan iner, biraz da yaya dolaşırdı. Böyle bir gezinti sırasında dağ başında, kendisini tanımayan bir çobanla ahbaplığa girişmiş, sürüden, koyundan söz ettikten sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
-Sen Atatürk’ü bilir misin?
-Bilmez miyim efendi?Ona Gazi Paşa da derler.
-Peki ne yapmış Gazi Paşa?
-Efendi onun neler yaptığını sen daha iyi bilmelisin.
-Onu görmek ister misin?
-Ah, efendi istemem mi,ama ben onu nerden göreyim?
-Öyleyse bana bak, o bana çok benzer.
Çoban övünme saydığı bu söz üzerine dudak bükerek:
-Haydi ordan.Senin kılığında Atatürk mü olur?Sakalın bıyığın bile yok,karşılığını vermiş.
Atatürk, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir anı diye anlatır ve şöyle bitirirdi.
-Çobanın masum hayalini bozmadım ve onun kafasında bıyıklı,sakallı kalmaya razı oldum.
Kaynak: Mehmet Ali Ağakay, Atatürk’ten 20 Anı, Ankara 1990, s. 15-16
-Sen Atatürk’ü bilir misin?
-Bilmez miyim efendi?Ona Gazi Paşa da derler.
-Peki ne yapmış Gazi Paşa?
-Efendi onun neler yaptığını sen daha iyi bilmelisin.
-Onu görmek ister misin?
-Ah, efendi istemem mi,ama ben onu nerden göreyim?
-Öyleyse bana bak, o bana çok benzer.
Çoban övünme saydığı bu söz üzerine dudak bükerek:
-Haydi ordan.Senin kılığında Atatürk mü olur?Sakalın bıyığın bile yok,karşılığını vermiş.
Atatürk, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir anı diye anlatır ve şöyle bitirirdi.
-Çobanın masum hayalini bozmadım ve onun kafasında bıyıklı,sakallı kalmaya razı oldum.
Kaynak: Mehmet Ali Ağakay, Atatürk’ten 20 Anı, Ankara 1990, s. 15-16
DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ
Yıl 1919… Ülke işgal altındaydı!
19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, İngilizlerin istediği gibi çalışmasına izin vermeyeceklerini gördü… Anadolu içlerine doğru ilerlemeye karar verdi.
İlk durak Havza olacaktı.
Yâverinden, hemen bir otomobil bulunmasını istedi.
Araştırıldı, soruşturuldu… Sonunda, Benz marka, çok eski bir otomobil bulunabildi.
Mustafa Kemal,
“Tamam,” dedi.
Arkadaşları,
“Ama çok eski,” diyerek kuşkularını belirttiler.
Mustafa Kemal,
“Olsun,” dedi.
Arkadaşları,
“Her an arıza çıkarıp bizi yolda bırakabilir!” diye uyarmak istediler.
Bunun üzerine Mustafa Kemal,
“Başka otomobil var mı?” diye sordu.
Arkadaşları,
“Yok,” dediler.
“Öyleyse bununla yola çıkacağız!”
Samsun’dan çıkıp Havza’ya doğru gecenin karanlığında yol almaya başladılar…
Korkulan sabaha karşı başlarına geldi. Motor su kaynatmaya başladı… Suyun soğutulması ve değiştirilmesi beklenirken, Mustafa Kemal, otomobilden indi.
Şafak yeni sökmekte… Dağların bulutlara değen tepeleri yeni yeni pembeleşmekteydi.
O anda, Mustafa Kemal, daha önce kimsenin duymadığı bir marşı söylemeye başladı:
Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar.
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Yürüyelim arkadaşlar…
Sesimizi yer, gök, su dinlesin,
Sert adımlarla her yer inlesin!
Bu gök, deniz nerede var?
Nerede bu dağlar taşlar?
Bu ağaçlar, güzel kuşlar,
Yürüyelim arkadaşlar…
Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, Bateş Yay., İstanbul, 1980, s. 60
Kaynak: Süleyman Bulut, Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler, 20. Basım, Ocak 2013, s. 11-12-13 (Can Çocuk-Can Sanat Yayınları)
29 Aralık 2018 Cumartesi
ATATÜRK VE AHMET RASİM
Ahmet Rasim meslek yaşamının elli ikinci yılında işsiz kalmış, Ankara’ya iş aramaya gitmişti. Üstat altmış üç yaşındaydı ve o güne dek yüz kitaba imza atmıştı. Ankara’ya gittiğinde, yolda o dönemin ünlü gazetecilerinden İsmail Müştak ile karşılaştılar. Ahmet Rasim’i Ankara’da görmek, İsmail Müştak’ı şaşırtmıştı.
-“Hayrola üstat?” dedi. “Sizin Ankara’da ne işiniz var?”
Ahmet Rasim “işsiz kaldım” demedi de…
Bu anlatım, İsmail Müştak’in çok hoşuna gitmişti. Ahmet Rasim’den ayrılırken hâlâ gülüyordu. O kadar ki, akşam Atatürk’ün sofrasında da Ahmet Rasim’in sözlerini yineleyerek orada bulunan arkadaşlarını neşelendirmek istedi. Ne var ki Atatürk’ün hoşuna gitmemişti işittikleri. İsmail Müştak’a çıkışır gibi sordu:
-“Peki, Ahmet Rasim Bey’in iş meselesiyle alakadar oldunuz mu?”
İsmail Müştak mahcup halde,
Atatürk:
-“Peki ya, üstadın nerede kaldığını öğrendiniz mi?”
Bu soruya da olumsuz yanıt verilince, Atatürk’ün enikonu canı sıkılmıştı:
-“Türk irfanına yarım asırdan fazla bir zamandan beri hizmet etmiş yaşlı ve muhterem bir zat işsiz kalıp Ankara’ya kadar geliyor, siz ona yardımcı olmuyorsunuz. Hatta nerede kaldığını dahi sorup öğrenmiyorsunuz…” diyerek eleştirdi.
Sonra hemen bir araç çıkartarak, Ankara otellerinde Ahmet Rasim’i arattı. Dönemin Ankara’sında çok sayıda otel yoktu zaten. Üstadı bulmak zor olmamıştı. Hemen araca bindirip Atatürk’ün yanına götürdüler.
Atatürk, Ahmet Rasim’i kapıda karşıladı. Sofraya buyur etti. Yanına oturttu. Kendi eliyle ona ikramlarda bulundu. Hatırını sordu. Atatürk, özellikle Balkan Savaşı yıllarında Ahmet Rasim’in cepheleri dolaşarak yazdığı röportajları ilgiyle izlerdi. Ondan sonraki dönemlerde de, üstadın yazılarını hayranlıkla okurdu. Bu değerli kalem sahibinin işsiz kalması Paşa’ya dokunmuştu. Bir ara kulağına doğru eğilerek:
Ahmet Rasim o kadar etkilenmişti ki, bu incelikli iş önerisi karşısında dayanamadı, kalktı, Atatürk’ün elini öpmek istedi ve şöyle dedi:
-“Ekmek, gerçekten Aslan’ın ağzında imiş!”
Atatürk üstada elini öptürmedi; bir emeklilik ikramiyesi gibi, 1927’den 1932 yılında ölümüne kadar İstanbul milletvekili olma şansını verdi.
-“Hayrola üstat?” dedi. “Sizin Ankara’da ne işiniz var?”
Ahmet Rasim “işsiz kaldım” demedi de…
-“Fırıncılar ekmeği yuvarlak yapıyor, ekmek elimden kaydı, Ankara’ya kadar yuvarlandı. Ben de ekmeğin peşinden geldim!” dedi.
Bu anlatım, İsmail Müştak’in çok hoşuna gitmişti. Ahmet Rasim’den ayrılırken hâlâ gülüyordu. O kadar ki, akşam Atatürk’ün sofrasında da Ahmet Rasim’in sözlerini yineleyerek orada bulunan arkadaşlarını neşelendirmek istedi. Ne var ki Atatürk’ün hoşuna gitmemişti işittikleri. İsmail Müştak’a çıkışır gibi sordu:
-“Peki, Ahmet Rasim Bey’in iş meselesiyle alakadar oldunuz mu?”
İsmail Müştak mahcup halde,
-“Hayır, Paşam!” dedi.
Atatürk:
-“Peki ya, üstadın nerede kaldığını öğrendiniz mi?”
Bu soruya da olumsuz yanıt verilince, Atatürk’ün enikonu canı sıkılmıştı:
-“Türk irfanına yarım asırdan fazla bir zamandan beri hizmet etmiş yaşlı ve muhterem bir zat işsiz kalıp Ankara’ya kadar geliyor, siz ona yardımcı olmuyorsunuz. Hatta nerede kaldığını dahi sorup öğrenmiyorsunuz…” diyerek eleştirdi.
Sonra hemen bir araç çıkartarak, Ankara otellerinde Ahmet Rasim’i arattı. Dönemin Ankara’sında çok sayıda otel yoktu zaten. Üstadı bulmak zor olmamıştı. Hemen araca bindirip Atatürk’ün yanına götürdüler.
Atatürk, Ahmet Rasim’i kapıda karşıladı. Sofraya buyur etti. Yanına oturttu. Kendi eliyle ona ikramlarda bulundu. Hatırını sordu. Atatürk, özellikle Balkan Savaşı yıllarında Ahmet Rasim’in cepheleri dolaşarak yazdığı röportajları ilgiyle izlerdi. Ondan sonraki dönemlerde de, üstadın yazılarını hayranlıkla okurdu. Bu değerli kalem sahibinin işsiz kalması Paşa’ya dokunmuştu. Bir ara kulağına doğru eğilerek:
-“Üstadım, münhal bir mebusluğumuz var. Kabul buyurur musunuz?” diye sordu.
Ahmet Rasim o kadar etkilenmişti ki, bu incelikli iş önerisi karşısında dayanamadı, kalktı, Atatürk’ün elini öpmek istedi ve şöyle dedi:
-“Ekmek, gerçekten Aslan’ın ağzında imiş!”
Atatürk üstada elini öptürmedi; bir emeklilik ikramiyesi gibi, 1927’den 1932 yılında ölümüne kadar İstanbul milletvekili olma şansını verdi.
Kaynak:mustafakemalim.com
3 Aralık 2018 Pazartesi
SAMSUN YOLCULUĞU VE SAMSUN'A VARIŞ
Galata rıhtımından, 16 Mayıs günü akşam üzeri kalkan bir motorla Bandırma vapuruna geldik. Vapur, Kızkulesi açıklarında demir atmış bizi bekliyordu. Hemen hareket ettik.
Karadeniz’de müthiş bir dalga vardı. Vapurumuz, denizde fındık kabuğu gibi sallanıyordu. Bizleri deniz tutmuştu. Boyuna kusuyorduk. Kamaramızdan dışarı çıkamaz hale gelmiştik. Deniz biraz durulunca güverteye çıkıyor, biraz hava alıyorduk. O zaman Atatürk de kaptan köşküne çıkıyor kaptana emirler veriyordu.
18 Mayıs günü, öğleye doğru Sinop’a gelindi. Deniz biraz sakinleşmişti. Sinop açıklarında vapurumuz demirledi.
Atatürk, Samsun’da ordu müfettişi olarak gösterişli bir karşılama yapılsın istiyordu. Bu ilgiyi kendisi için istemiyordu; fakat hem dış güçlere karşı bir gözdağı olur, hem de morali bozulmuş halk üzerinde etkileyici bir rol oynar düşüncesinde idi. Çünkü Samsun’da bile bir İngiliz kontrol birliği yerleşmiş; yöredeki bütün milli hareketleri kontrol ediyor ve gerekli önlemleri Osmanlı hükümetine aldırıyordu. Bu nedenle, gemiye istenen bir sandalla sahile çıkıp telgrafhaneden, Samsun Tümen Komutanlığı’na, Samsun’a gelmekte olduğumuzu bildiren bir telgraf çektik. Bazı ihtiyaçları da alarak gemiye geri döndük. Hemen hareket edildi. Fakat denize açılınca vapur yine sallanmaya başladı. Hepimiz sarhoş gibiydik. “Allah’ım, sahile hayırlısı ile bir çıksak!” diye dua ediyorduk.
Nihayet 19 Mayıs 1919 günü sabah saat altı sularında gün ağarırken Samsun görüldü. Deniz de iyice sakinleşmişti. İnmek için hazırlıklara başladık. Hepimiz perişandık. Sağ salim karaya çıkacağımız için Allah’a şükrediyorduk.
Bir ara vapurun güvertesine bir göz attım. Bir de baktım ki, Atatürk tıraş olup, tertemiz paşa elbiselerini giyinmişler; sapasağlam ve dipdiri, bir heykel gibi, bir kuvvet ilahı gibi elleri arkalarında Samsun’a bakmıyorlar mı? Sanki fındık kabuğu gibi üç gündür sallanan bu vapurla o yolculuğu yapmamışlardı. Ben, onu görünce halimizden utandım. Çünkü, Atatürk de bir kara subayı idi. Kendileriyle ta Halep’ten beri beraberdim. Belki de, on defa açık denizde yolculuk yapmamışlardı. Hemen kamaralarımıza koşarak kendimize çeki düzen verdik. Tıraş olup, kılık kıyafetimizi Atatürk’e uyacak şekilde düzelttik. Sonra küçük bir sandalla sahile çıktık. Sahilde bizi, derme çatma bir bando ve oradan buradan toplanan derme çatma küçük bir askeri birlik ve halk karşıladı. Sahile çıkar çıkmaz, emrindeki bütün askeri birlik ve idare amirliklere telgraf çektirerek son askeri durum hakkında acele rapor ve bilgi vermelerini emrettiler.
Ertesi gün, İzmir’in işgali nedeniyle Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya, “İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali; yakından ilgilendiğim ordu mensuplarını ve milleti düşünülemeyecek derecede üzmüştür. Bu gibi hareketleri kesinlikle kabul etmeyeceklerdir.” diye bir telgraf çekmişlerdir.
Muzaffer Kılıç
Karadeniz’de müthiş bir dalga vardı. Vapurumuz, denizde fındık kabuğu gibi sallanıyordu. Bizleri deniz tutmuştu. Boyuna kusuyorduk. Kamaramızdan dışarı çıkamaz hale gelmiştik. Deniz biraz durulunca güverteye çıkıyor, biraz hava alıyorduk. O zaman Atatürk de kaptan köşküne çıkıyor kaptana emirler veriyordu.
18 Mayıs günü, öğleye doğru Sinop’a gelindi. Deniz biraz sakinleşmişti. Sinop açıklarında vapurumuz demirledi.
Atatürk, Samsun’da ordu müfettişi olarak gösterişli bir karşılama yapılsın istiyordu. Bu ilgiyi kendisi için istemiyordu; fakat hem dış güçlere karşı bir gözdağı olur, hem de morali bozulmuş halk üzerinde etkileyici bir rol oynar düşüncesinde idi. Çünkü Samsun’da bile bir İngiliz kontrol birliği yerleşmiş; yöredeki bütün milli hareketleri kontrol ediyor ve gerekli önlemleri Osmanlı hükümetine aldırıyordu. Bu nedenle, gemiye istenen bir sandalla sahile çıkıp telgrafhaneden, Samsun Tümen Komutanlığı’na, Samsun’a gelmekte olduğumuzu bildiren bir telgraf çektik. Bazı ihtiyaçları da alarak gemiye geri döndük. Hemen hareket edildi. Fakat denize açılınca vapur yine sallanmaya başladı. Hepimiz sarhoş gibiydik. “Allah’ım, sahile hayırlısı ile bir çıksak!” diye dua ediyorduk.
Nihayet 19 Mayıs 1919 günü sabah saat altı sularında gün ağarırken Samsun görüldü. Deniz de iyice sakinleşmişti. İnmek için hazırlıklara başladık. Hepimiz perişandık. Sağ salim karaya çıkacağımız için Allah’a şükrediyorduk.
Bir ara vapurun güvertesine bir göz attım. Bir de baktım ki, Atatürk tıraş olup, tertemiz paşa elbiselerini giyinmişler; sapasağlam ve dipdiri, bir heykel gibi, bir kuvvet ilahı gibi elleri arkalarında Samsun’a bakmıyorlar mı? Sanki fındık kabuğu gibi üç gündür sallanan bu vapurla o yolculuğu yapmamışlardı. Ben, onu görünce halimizden utandım. Çünkü, Atatürk de bir kara subayı idi. Kendileriyle ta Halep’ten beri beraberdim. Belki de, on defa açık denizde yolculuk yapmamışlardı. Hemen kamaralarımıza koşarak kendimize çeki düzen verdik. Tıraş olup, kılık kıyafetimizi Atatürk’e uyacak şekilde düzelttik. Sonra küçük bir sandalla sahile çıktık. Sahilde bizi, derme çatma bir bando ve oradan buradan toplanan derme çatma küçük bir askeri birlik ve halk karşıladı. Sahile çıkar çıkmaz, emrindeki bütün askeri birlik ve idare amirliklere telgraf çektirerek son askeri durum hakkında acele rapor ve bilgi vermelerini emrettiler.
Ertesi gün, İzmir’in işgali nedeniyle Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya, “İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali; yakından ilgilendiğim ordu mensuplarını ve milleti düşünülemeyecek derecede üzmüştür. Bu gibi hareketleri kesinlikle kabul etmeyeceklerdir.” diye bir telgraf çekmişlerdir.
Muzaffer Kılıç
29 Kasım 2018 Perşembe
KONYA ATATÜRK ANITI
Konya Atatürk Anıtı, Türkiye Cumhuriyeti'nin Sarayburnu Atatürk Anıtı'ndan sonra yapılan ikinci anıtıdır.
1924 yılında Konya Belediye Meclisi'nin bir Atatürk anıtı yapılmasına karar vermesinden sonra, yer olarak kentin batısındaki İstasyon Caddesi uygun bulunmuş, meydanda bulunan 1917 yılında Mimar Muzaffer tarafından Tarım Anıtı olarak yapılan Konya Ziraat Abidesi’nin de kaide olarak kullanılması uygun görülmüştür.
Ankara Zafer Anıtı'nın da heykeltıraşı olan Heinrich Krippel tarafından yapılan Konya Atatürk Anıtı, 29 Ekim 1926'da Cumhuriyet Bayramı’nda büyük bir törenle açılmıştır.
Beyaz mermer kaide(6.50m) ve bronz Atatürk heykelinden(2.80m) oluşan anıtta, Mareşal üniforması içinde ayakta duran Atatürk, sağ ayağı önde ve sol eli kılıcının kabzasında, sağ eli öne uzanmış ayaklarının dibinde yükselmekte olan bir demet buğday başağına dokunur şekilde tasvir edilmektedir. Buradaki başak ulusal kalkınmayı ve Anadolu aydınlanmasını simgelemektedir.
Heykelin kaidesi olarak kullanılan Ziraat Abidesi; sekizgen bir havuzun içerisindeki platformun üzerine yapılmıştır. Platformun birinci basamak seviyesinde köşelerde küçük havuzlar yer almaktadır. Dört cephesi taç kapı şeklinde tasarlanmış anıtta, her yönde altı basamaklı merdivenler bulunmaktadır. Merdivenlerden çıkıldıktan sonra, içi boş olan kare şeklindeki anıta ulaşılmaktadır. Anıtta kitabe bulunmamaktadır.
1924 yılında Konya Belediye Meclisi'nin bir Atatürk anıtı yapılmasına karar vermesinden sonra, yer olarak kentin batısındaki İstasyon Caddesi uygun bulunmuş, meydanda bulunan 1917 yılında Mimar Muzaffer tarafından Tarım Anıtı olarak yapılan Konya Ziraat Abidesi’nin de kaide olarak kullanılması uygun görülmüştür.
Ankara Zafer Anıtı'nın da heykeltıraşı olan Heinrich Krippel tarafından yapılan Konya Atatürk Anıtı, 29 Ekim 1926'da Cumhuriyet Bayramı’nda büyük bir törenle açılmıştır.
Beyaz mermer kaide(6.50m) ve bronz Atatürk heykelinden(2.80m) oluşan anıtta, Mareşal üniforması içinde ayakta duran Atatürk, sağ ayağı önde ve sol eli kılıcının kabzasında, sağ eli öne uzanmış ayaklarının dibinde yükselmekte olan bir demet buğday başağına dokunur şekilde tasvir edilmektedir. Buradaki başak ulusal kalkınmayı ve Anadolu aydınlanmasını simgelemektedir.
Heykelin kaidesi olarak kullanılan Ziraat Abidesi; sekizgen bir havuzun içerisindeki platformun üzerine yapılmıştır. Platformun birinci basamak seviyesinde köşelerde küçük havuzlar yer almaktadır. Dört cephesi taç kapı şeklinde tasarlanmış anıtta, her yönde altı basamaklı merdivenler bulunmaktadır. Merdivenlerden çıkıldıktan sonra, içi boş olan kare şeklindeki anıta ulaşılmaktadır. Anıtta kitabe bulunmamaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






