9 Haziran 2009 Salı

1,5 km Yüzerek Düşmanını Kurtardı

İngilizler Arıburnu ve Suvla kesiminden çekilmişler. Çekilen birlikleri Seddülbahir’e çıkaracakları sanılıyor. Komutanlar huzursuz. Bir İngiliz keşif uçağı Gelibolu üzerinde keşif uçuşu yapıyor. Türk topları gürler. Uçak vurulur, döne, döne denize düşer. Batmaz, suyun üzerinde kalır. Pilot ve gözlemci denize atlayıp hayli uzaktaki İngiliz savaş gemilerine doğru yüzmeye başlarlar. Bölge komutanı bilgi edinmek için bu iki İngiliz’in yakalanması amacıyla subayları toplar, gönüllü ister.

Bu sırada İngiliz savaş gemileri, uçağın Türklerin eline geçmemesi için batırmak amacıyla o kesimi yoğun ateş altına almışlardır. İngiliz havacılar ise ateşi durdurmak için çırpınır, çığlıklar atarlar ama puslu havada gemilerden yüzdükleri görülmediği için ateş kesilmez. Beklide görüp de umursamazlar zira Türklerin eline geçmemelidirler.

‘Kendi gemilerinin öldürücü ateşleri altında çırpınan İngilizlere askerimiz acımıştır, düşman da olsalar, onları kurtarmayı bir vicdan görevi olduğunu düşünerek, soyunup denize atlarlar.

İki Türk subayı, İngiliz havacıları kurtarmak için donanmanın ateşi altında bir buçuk kilometre yüzerler. İsabet alan uçak batar, havacılardan biri yorulup boğulduğu ya da vurulduğu için ölür.

İkinci havacıya ulaşır, kurtarıp karaya çıkarırlar. İngiliz havacı iyileşince Ordu Komutanlığı’na teslim edilir. İngiliz, gitmeden önce bölge komutanına minnet ve hayranlıkla şöyle der:

-“Türkler şöyle cesurdur, böyle yüce gönüllüdür diye kitaplarda okumuştum. Fakat bu kadar fedakâr olacaklarını düşünmemiştim.”

(R. Eşref Ünaydın, Çanakkale’de Savaşanlar Dediler ki).

Uçurumdan Çıkarılan Top

Sakarya Savaşı’nda 15. Skoda Obüs Bataryası Komutanıyım. Mangal Dağı’nın elden çıkacağı anlaşılınca bataryayı kuzeye doğru geri çekmem emredildi. Toparlanıp gün ışırken yola çıktık. Derin bir uçurumun kıyısındaki toprak yoldan geri gidiyoruz. Topları mandalar çekiyor. Geceki yağmurdan dolayı toprak ıslanıp gevşemiş. Topların ağırlığına dayanamayan toprak kaydı, dört topumuzdan sonuncusu, mandalarla birlikte uçuruma tekerlendi, çığlıklar, böğürtüler ve çatırtılarla uçurumun dibindeki derenin içine düştü.

Yamaç dik. Güçlükle aşağı indik. Mandaların yarısı ezilip ölmüş. Sağlar da yaralı. Bunları çözüp toptan ayırdık. Topu buradan kurtarıp yola çıkarmak ve bataryayı yeni mevziiye yetiştirmek gerek. Düşmana top bırakılmaz. O da sancak gibi birliğin namusuna emanettir.
Ama elde ne vinç var, ne çelik halat, ne topu yukarı çekecek düzenek. Topa ve ta tepede kalmış olan yola bakakaldım. Ne yapacaktık? Aczimiz gözlerimi yaşarttı.

Batarya Çavuşum Nuh Çavuş,

-“Üzülme komutanım. Biz evvel Allah ne yapar eder, bu topu yukarı çıkarırız.”
Nuh Çavuş’a güvenirdim ama topu yukarı çıkarmak imkansızdı. Ümitsizce kenara çekildim.
Çavuş gerektiği kadar asker topladı. Yamacı tonlarca ağırlığındaki topla birlikte tırmanacaklar. Yarısı, topun tutulabilecek yerlerinden tutup çekecek; yarısı elleriyle, omzuyla, sırtıyla, göğsüyle koca topu yukarı doğru itecek.

Nuh Çavuş’un komutuyla birlikte askerler ile top, yerçekimi ve dik yamaç arasında, tarifsiz bir boğuşma başladı. Askerlerin kasları kopacak gibi gerildi. Gözlerine kan oturdu. Bütün damarları kabardı. Yüzlerinden ter fışkırıyor, kemikleri çatırdıyor, elleri soyulup parçalanıyor, etleri ezilip çürüyor, bazılarının burnundan kan geliyordu. Güç toplamak için haykırıyor, tekbir getiriyor, ileniyor, uluyor, çırpınıyorlardı.

Topu ancak beş adım ilerletebilmişlerdi. Çavuş acıyla bağırdı:
-“Topu düşmana mı bırakacağız?”
Hep birden feryadı bastılar:
-“Hayır!..”
-“Haydi öyleyse!”
Bütün canıyla çabalayan askerlerden biri ağlamaya başladı. Bu ruh taşkınlığı birçoğuna yayıldı. Topa çılgın gibi sarıldılar, çığlıklar atarak, hırs, isyan ve öfkeyle ağlaya, ağlaya o kocaman topu yamaç yukarı taşıyıp yola çıkardılar.

Hepsinin avuçlarının derisi soyulmuş, ellerinin içi kan içindeydi, dizleri parçalanmıştı.
Ama topu kurtardıkları için yüzleri bir çocuk gülüşüyle parlıyordu. Biri topun üzerine çıkıp sala verdi. Cephane arabalarının yedek mandalarını alıp topa koştuk. Yeni görev yerimize yolladık.

Albay B. Sıtkı Kural’ın anılarından

İnsanlık Dersi

Çanakkale Savaşlarında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:

-"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştığınız için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında dövüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip biri birlerine ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- “Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?” Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
-"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün".

Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür, hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzara beni şok etti. Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler..."

Fransız Generali BRIDGES
Çanakkale Savaşları komutanı

Geleceğini Biliyordum

Çanakkale’de savaşların en kanlı günlerinden biriydi.
Köylüsünün az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. insanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı bir andı. Mermiler havada birbirine çarpıyorlardı.Asker teğmenine koştu hemen:
- “Komutanım, köylüm vuruldu bir koşu alıp geleyim mi?” Diye izin istedi
- "Delirdin mi?" der gibi baktı teğmen...
- Gitme oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Şehit olmuş. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!
Ama asker o kadar ısrar etti ki, onlar köyden çıkarken biri birlerine emanet edilmişlerdi teğmen çaresiz izin vermek zorunda kaldı.
- “Peki, dene bakalım! “
Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı. Siperine getirdi. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:
- “Sana hayatını tehlikeye atma dememiş miydim! Bu zaten ölmüş...
- “Değdi Komutanım, değdi! dedi asker.”
- “Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun? “
- Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu.Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için.”
Ve, hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
-"Geleceğini biliyordum!"

“Çanakkale’den Anılar – alıntı”

Beşparmak Dağındaki Tank

Dünya Savaş Tarihi’ne “örnek olay” tanımlamasıyla geçmiş bir tankın, hiçbir yolu ve geçidi olmayan,tümüyle kayalık tepelerden oluşan yüksek bir dağın tepesine çıkarılması olayı, 2 Ağustos 1974 tarihinde, Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, Onbaşı Gürler Erdağ, Er Abdulkadir Kurt ve Er Recep Doğanyiğit adlı üç Mehmetçik tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kimselerin çıkamayacağını bildikleri Beşparmak Dağları’nın en üst noktasını kendilerine siper seçerek, dağın eteklerindeki Türk birliklerine bomba yağdıran Rum askerlerinin ateşini, bu üç Mehmetçik’in çıkardıkları tankın açtığı ateş söndürebilmişti. Rum askerlerin ateşi söndürüldükten sonra Türk birlikleri Beşparmak Dağları’ndan daha kolaylıkla geçebilmişler, Kıbrıs’ın iç kesimlerine daha kısa sürede gidebilmişlerdi.

Tank Birliği Komutanı Mahmut Şanlıtürk, bir tankın Beşparmak Dağları’nın tepesine çıktığını duyunca bu habere önce inanamamış, belirtilen yere daha sonra kendi çıkınca, inanılmaz olayla karşılaşmıştı. Dağın en yüksek noktasında birliğinin tonlarca ağırlıkta tanklarından biri duruyor, yanında da üç Mehmetçik hazırol konumunda, komutanları karşısında selam duruyordu.
Yalnızca hayretini gidermek için sordu komutan:
-Evladım, bu tankı buraya nasıl çıkardınız?
Üç askerin en kıdemlisi olan Onbaşı Gürler Erdağ yanıt verdi:
-Komutanım, o anda gözlerimin önünde engelsiz, dümdüz bir yol göründü. Rumlar kaçıyordu; ben de ateş ede, ede onları kovalıyordum. Kovaladım, kovaladım,sonra baktım, buraya değin gelmişiz.
Komutan Mahmut Şanlıtürk,yerine getirilmesinin olanaksız olduğunu bile, bile, Onbaşı Gürler Erdağ’a emretti:
-Hadi şimdi imdir bakalım o tankı...
Onbaşı Gürler Erdağ, çevresindeki kayalıklara baktı ve şunları söyledi:
-Yol yok ki çevrede, komutanım. Hangi yoldan indireyim?
Komutan gülmesini belli etmemeye çalışarak sesini yine yükseltti:
-Buraya hangi yoldan çıkarttıysan,yine aynı yoldan aşağıya indir.
Onbaşı etrafına,sağına soluna bakındı:
-O yolu görmeden nasıl indireyim komutanım?
Komutan yine dudaklarını ısırarak konuştu:
-Bir gün önce koskoca tankın geçebildiği, koskoca yol, bir gün içinde yok mu oldu evladım? Hani nerede bu tankı çıkardığınız yol?


Komutan fazla üstelemedi:
Ortada, ortada değil, tepede, bir gün önce yazılmış bir destan vardı. O destanın kanıtı ise, işte şimdi dağın tepesinde, karşılarındaydı.
Komutan, onbaşı ve iki er, başlarını zaman, zaman arkalarına çevirip, dağın tepesinde bıraktıkları tanka bakarak yürüyorlardı dağdan aşağı...

Yolunuz Kıbrıs’a uzanırsa yarım gününüzü ayırın, Beşparmak Dağları’nın tepesindeki bu kahraman tankın kalıntısının bulunduğu yere gidin, bir kez daha kabartın göğsünüzü...

Orada bir de,üzerinde şunlar yazılı bir levha göreceksiniz:
“Bu tank,Türk’e has atılganlık ve cüretkarlığın anıtlaşmış bir örneği ve simgesidir.
2 Ağustos 1974 günü yapılan Lapta Muharebeleri’nde düşmanı,yan ve gerisinden vurmak için görevlendirilen Özel Kuvvete mensup bu tank, sarp ve yalçın araziyi aşarak görevini yerine getirmiş, fakat düşmanın ateşi ile ağır hasara uğrayarak ve yanarak burada kalmıştır.


Tank K.:Mahmut Şanlıtürk
Tank Mürettebatı:Onb.Gürler Erdağ,Er.Abdülkadir Kurt,Er.Recep Doğanyiğit

Bütün Dünya Kasım 2008’den alıntı

Çanakkalede Mucize "Seyit Onbaşı"

Gözlerinden sel, sel akan yaşlar yerleri ıslatıyordu. Güzel dudakları aşk ve iştiyaktan şerha, şerha yarılmıştı. ALLAH’IM! ALLAH’IM! BENDEN KUVVETİNİ ESİRGEME...

Bu yakarış, şüphesiz, hiç kimseninkine benzemiyordu, benzemedi. Çünkü Seyit herkesten ayrı, herkesten başka türlü bir insan oldu, derin bir nefes aldı, Hak namına Hak yolundaydı. Aşk ile kendinden geçmesi ve 280 kiloluk top mermisini kucaklayıp omuzuna alması bir oldu. Demir basamakları tam üç kez inip çıktı. Yanında bulunan Niğdeli Ali, Seyit’in göğüs ve omuz kemiklerinin çatırtısını duyuyor, hayret ve dehşet içinde kalıyordu! Bu manzara tarihin hafızasına kazınacak kadar muhteşemdir. Topun namlusuna sürülen üçüncü mermi, savaşın kaderini değiştiren olayı meydana getirmiş ve İngilizlere ait “Ocean” isimli zırhlı bu merminin isabetiyle korkunç yara almıştı. Olay müthişti. Sanki denizin üstüne Kıyamet Günü gelmiş gibi ortalık feryat ve figanla doldu.

Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey, üçüncü merminin namluya sürülüşünü ve patlayışını gördü. Gözlerine inanamıyordu. Hayal gibi olayı izledi. Yüzbaşı koşarak ateşlenen topun yanına geldi ve o uzun heybetli namluyu elledi, ateş gibi sıcaktı! Dürbünü gözlerine götürdü, denizin üstünde alevler sarmış ve batmakta olan zırhlıyı görünce, efsane insan Topçu Neferi Seyit’e sarılıp defalarca öptü.

Seyit onbaşı'yı daha sonra bir komutan ödüllendirmek istiyor ve diyor ki :
Hadi bir daha kaldır şunu seyit kaldıramıyor kanter içinde kalıyor sonra ellerini toprağa sürüyor ve bir daha deniyor yine olmuyor ve diyor ki

-“Karşıma düşman çıksın yine kaldırırım.”

DESTANLAŞAN ÇANAKKALE
MUSTAFA TURAN
PAPATYA YAYINLARI
SAYFA 100-101-102

En Kahraman

EN KAHRAMAN

6 Kasım 1951 de Amerika’nın Sesi Radyosu Haber Ekibinin Kore Türk Tugayına geleceği öğrenilir. Radyonun amacı Türk Tugayının en kahramanları ile birer röportaj yaparak bu kahramanlar mangasını dünyaya tanıtmak, böylelikle değişik bir habercilik örneği vermektedir.

Radyonun isteği üzerine bölüklere duyurulur. Kısa bir süre içinde her bölüğün, en kahraman askerini seçip bildirmesi gerekmektedir. Organizasyon görevi Yzb. N. Dündar Sayılan’a verilmiştir. Ne var ki Sayılan Yüzbaşı zor durumdadır. Her bölükten aynı cevabı almaktadır:

-“ Hangi birini gönderelim? “

Bir bölük komutanının telefonda söyledikleri ise şunlardır:

- “Şu tepeyi al de alalım! İstersen saat tut. Fakat ne olursun bunu isteme. “

Yüzbaşı Sayılan’ın Geç kalıyoruz. Hala kahramanını gönderemedin dediği diğer bir bölük komutanı da şu cevabı verir:

- “Tamam... Cepheyi bırakıp bütün bölüğümle geliyorum! “

Bölük komutanlarının sitem ateşi altında kahramanların tespiti uzamakta, Tugay Karargahından gelen “Ne oldu?” telefonları karşısında Yüzbaşı Sayılan buram, buram terlemektedir. Bölük komutanlarının hiçbiri bir askerini diğerine tercih edememektedir.

Son telefon bizzat Tahsin Yazıcı Paşa dan gelir:

-“ Evlatlarım hazır mı Yüzbaşım? “

Yazıcı Paşanın üzülmesini hiç kimse istememektedir. Yüzbaşı Sayılan Endişe buyurmayınız komutanım der.

- “Bütün gücümle hazırlamaya çalışıyorum.”

Sonunda binbir güçlükle seçilen bir çavuş, iki onbaşı ve yedi er Yüzbaşı Sayılan’ın karşısına dikilirler. Tıraş olmuşlar, yıkanmışlar, yeni elbise giymişlerdir. Yüzbaşı onlara takılır:

“- Siz bu kadar yakışıklı mıydınız?”

Yüzbaşı Sayılan hepsine görevlerini anlatır. Hiçbirisi aynı kelimeleri tekrar etmeyecektir. Herkes ayrı bir şey söyleyecek sonunda ortaya tam bir metin tek bir anlam çıkacaktır. Birkaç defa da deneme yapılır.

Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Tugay Karargahına hareket edilir. Araç yolda arıza yaptığından biraz geç kalırlar. Tahsin Yazıcı Paşa çimenlerin üzerine oturmuş, kahramanlar mangasını beklemektedir. Radyo muhabirleri de karşısında sıralanmışlardır.

Yüzbaşı Sayılan, ilk konuşma görevini çavuşa vermiştir. O çavuş ki, Bölük Komutanı:

-“Ancak bir kahraman gidecek seçimi size bırakıyorum” dediğinde bütün parmaklar anında O nu göstermiştir. Amerikanın Sesi Radyosunda ilk olarak işte böyle bir çavuş konuşacaktır.

Ses alma mandalı açılmıştır. Herkes merak ve dikkatle çavuşun konuşmasını beklemektedir. Fakat kahraman çavuşun ağzından bir kelime çıkmamaktadır. Yazıcı Paşa, Yüzbaşı Sayılan a bakar bir ara. Yüzbaşının yüzü kıpkırmızı olur. Çavuşa sokulup:

- “Konuş aslanım .” der.

Çavuş sapsarı kesilmiştir. Dudakları titremektedir. Parmakları avucunda kenetlenmiş ve konuşamamıştır, tabiri yerindeyse donmuştur artık.

Sıra diğerlerine verilir. En sonunda mikrofon Yazıcı Paşaya uzanır. Yazıcı Paşanın konuşması bir cümleden ibarettir:

- “Mehmetçiğin konuştuğu yerde komutanlar susar.”

Konuşmalar bitmiştir. Radyo Ekibi cihazlarını toplarken Yüzbaşı Sayılan Sıhhiye çadırına gider. Doktor Endişe etmeyin der:

- “Çavuş kendine geldi. “

Başı öne düşmüştür çavuşun. Komutanının yüzüne bakamamaktadır. Çocuk görünüşlü, manalı, tertemiz bir yüzü vardır. Anlaşılan Anadolu çocuğudur.Sayılan Yüzbaşı yanına yaklaşır:

- “Geçmiş olsun çavuşum... Senin hiçbir şeyden korkmadığını bütün Tugay biliyor. Fakat neden mikrofonun karşısında yıldın? “

Hala ürkek bakışlarla komutanına bakar çavuş. O nun yüzünde uzaklara dalmış gibidir. Yutkunur. Komutanım der:

-“ Ben, kahraman değilim...”

Başını yere yıkar. İçini çekerek devam eder:

- “İlk mangam ilk hücumlarda yarı yarıya eridi. İkinci mangamla yaptığım hücumlarda dört şehit üç yaralı verdik. Ben yine sağ kalmıştım. Manganın komutanı olduğum için en önde hücuma kalkarım. Bana kurşun değmedi. Kahramanlar şehit oldular komutanım! Onlar beni korudular hep. Asıl kahraman onlarken ben mikrofon karşısında kahramanım diye konuşamadım. Konuşamazdım kumandanım. Şimdi üçüncü olarak yenilenen mangaya komuta ediyorum. Gözlerim hepsinin üzerinde. Hepsini canımdan çok seviyorum. Onlara bir şey olacak diye korkuyorum. Sizi yabancılara mahcup ettim. Beni affedin kumandanım. Asıl kahramanlar öldü. Asıl kahramanlar şehit oldu. Onlar oradayken ben nasıl kahramanım diye konuşabilirim kumandanım? Bu bana ağır gelir. “

Kahramanlar mangasının komutanı ağlamaktadır. Sayılan Yüzbaşı eğilir, alnından, ıslak yanaklarından öper Mehmetçiğin.

Mehmetçik komutanına Emredersiniz Komutanım! dediği anda kahramanlığın tarifi değişir. Bu iki kelime ölmek var dönmek yok manasına gelir.

Kahramanlık, tadını, rengini şeklini Mehmetçikten almıştır. Kahramanlık demek Mehmetçik demektir.

Sayılan Yüzbaşı, o günün kahramanlar mangasını çok aradı. Okursanız bana yerlerinizi bildirin çağrısı ile yazılar yayımladı. Ses kayıtlarını ta Amerika da araştırdı. Ama hiçbirisi O kahramanlar bizdik diye ortaya çıkmadı. Ne kadar isterdim kumandanlarının onları aradığından haberdar olmalarını.

Kahramanlık Mehmetçiğin derisidir, dişidir, tırnağıdır, alnının çizgisidir. Kahramanlık O nun vücudunun ve ruhunun tabii bir parçasıdır. Bakışı kahramanlıktır, yürüyüşü kahramanlıktır, türküsü kahramanlıktır Mehmetçiğin.

Gerçek kahramanlar öldü. Ben yaşıyorum. Nasıl kendime kahraman derim? diyerek ağlayan Çavuş!

İnsanlığın yüreğinde damıtıldığı Mehmetçik! Asırlara hakim olmuş muazzam bir kültür ve medeniyeti cümle,cümle ifade edebilen büyük sanatkar!

Sen benim elle tutulan gözle görülen medeniyetimsin. Elle tutulmayan gözle görülmeyen bütün abidelerimi de hissettiriyorsun.

Bu ülke her şeyini kaybetse de tek bir Mehmetçiği kalsa yine dizlerinin üzerinde doğrulup kükrer. Kalkıp ileri atılır. Çünkü bütün mazimiz, toprağımız, eserlerimiz, O’nun yüreğinde istif edilmiş, O nun yüreğinde yoğunlaştırılmış, atom küçüklüğünde atom gücünde oraya emanet edilmiştir.

Kahramanlar mangasının yiğit komutanı... Güzel Ordunun güzel neferi! Zaferler abidesi evladımız. Karargaha gittiğiniz gün topluca çektirdiğiniz resim, binbaşı iken emekli olan Sayılan Yüzbaşının evinde, her zaman oturduğu koltuğun tam karşısında duruyor. Sayılan Yüzbaşı resminize her baktığında senin ıslak yanaklarından öptüğü o günü hatırlıyor. Sonra O nun da yanakları ıslanıyor. Kim olduğunuzu soranlara Kore Türk Tugayının Kahramanlar Mangası diyor. Ardından parmağı ile seni işaret edip Bu var ya.bu.. diyor: O başkaydı, bambaşkaydı. Manganın komutanıydı... Daha başka bir şey söyleyemiyor. Koltuğuna çekilip uzaklara dalıyordu.

Şair Nihal Atsız'ın dediği gibi:

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,

Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.

Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir

Kahramanlık saldırıp bir daha dönmemektir.